Kategoriler
Kitap Sinema

Dune

“Korku akıl katilidir.” – Bene Gesserit Sözü

“Korkaklar, ölmeden önce defalarca kez ölür; cesur insan ölümü bir kere tadar…” – William Shakespeare

2021’de izlediğim en iyi bilim-kurgu filmi Dune oldu. Tabi şimdilik. Belki Aralık’ta durum değişir

“Dune” ya da diğer adıyla “Çöl Gezegeni” birkaç kez izlenmesi hatta mümkünse yanında okumalar yapılması gereken bir eser. O yüzden bu videoda “spoiler” vermeden hem film, hem de ona kaynaklık eden romanlar ve bütünüyle Dune evreni hakkında temel bazı bilgileri paylaşıp, hikayenin en başındaki çok önemli bir sahnenin analizini yapacağım. Sadece bu filmin değil tüm bilim-kurgu tarihinin en önemli sahnelerinden biri bu: Gom Cabbar Testi ya da İnsanlık Sınavı.

Dune’un hikayesi bizden çok çok uzaklardaki bir galakside geçiyor. Günümüzden binlerce yıl sonrasında… İlk bakışta Paul adında genç bir adamın hikayesi gibi gözüküyor. Fakat ilerledikçe onlarca farklı karakterin birbiriyle kesişen yüzlerce farklı yolunu seziyoruz. Tıpkı hayatımız gibi. Tıpkı Paul’ün önceden sezdiği kaderi gibi. 

Filmi ve daha da çok ona kaynaklık eden roman serisini bana sevdiren şey sadece türünün bilim kurgu olması değil. Ekoloji, politika ve felsefe alanlarında da çok şey söylemesi. Çok uzak bir gelecekte geçmesine rağmen onu okuyup/izlerken sanki geçmişten ve günümüzden bazı ayrıntılar görüp bir çeşit dejavu yaşıyorsunuz. 

Savaş tehdidinin havada asılı durduğu bir krizin eşiğinde, kötü bir imparator, asil evler, aileler ve boyun eğdirilmiş halklarla adeta feodal bir dünyada geziniyorsunuz. Mitoloji ve dinler tarihinde bir yolculuk yapıyorsunuz. Eserin yazarı Frank Herbert çöl gezegenini oluştururken sadece coğrafi olarak Orta Doğu’dan ilham almamış. Aynı zamanda İncil, Tevrat ve Kuran gibi kutsal metinlerden, çoğu zaman hiçbir değişiklik yapmadan kavramlar alıntılamış. Bkz: Lisan-ül Gayb.

6 ciltlik eserine eşlik eden kavramlar sözlüğündeki şu ifadelere bir bakın: Ab-ı hayat, dar-ül hikman, hançer-i figan, kul vahad ve tabiki baklava! Sonra bir de seçilmiş kişi için kullanılan “Kuisatz Haderah” sözü var. İbranice’deki “K’fitzat ha-Derekh”, (קְפִיצַת הַדֶּרֶךְ) “Yol Sıçraması” teriminden geliyor. Kutsal bir kişinin aynı anda iki veya daha fazla yerdeymiş gibi görünerek, çok kısa sürede çok uzun mesafeler kat edebileceğini ifade eden bir kavram bu. İslam’daki “Miraç” ya da Hristiyanlıktaki “Ascensio Domini – Göğe Yükseliş” anlatılarından izler taşıyor. Romandan uyarlanan filmlerde, hem 1984’te hem de 2021’de yapılan iki filmde de bu sahneler epik görüntülerle tasvir edilmiş. Kuzey Afrika’daki Tuaregleri ya da çöl bedevilerini bize hatırlatan Arrakis gezegeninin yerlileri olan mavi gözlü Fremenler, kendilerini kurtaracak bu Mehdi ya da Mesih figürünü bekliyorlar. 

Arrakis gezegeninin ismi size de uzakları, ırakları, Irak’ı hatırlatmıyor mu? Yaşadığımız dünyada batılı güçler tarafından petrolü için sömürülen halkların yerine bu hikayede baharatı için sömürülen Fremenler var. Baharat yani “spice” maddesi “space” yani uzayda yolculuk için gereken en önemli madde çünkü. Dünyada ulaşım için petrol, uzayda ulaşım için baharat.

Aynı zamanda bağımlılık yapan ve bazılarının geleceği görmesini sağlayan bu madde o kadar önemli ki çöl gezegeni Arrakis sıcaktan kavrulmasına rağmen onun terraformuna izin verilmiyor. Bilim-kurgu hikayelerinde görmeye alışık olduğumuz o çok ileri teknolojik araçlar elbette var ama sınırlı sayıda. Ben özellikle kuşlar ya da böcekler gibi kanat çırpabilen ve böylece hem helikopter hem de uçak gibi davranabilen “ornitopter” tasarımlarını çok sevdim. Gördüğünüz gibi bu dünyanın resmettiği teknoloji elektronik değil daha çok organik. 

Mesela vücut suyunu ziyan etmemek için tasarlanmış “stillsuit’ler – damıtıcı giysi”ler görüyoruz. Son yayınladığım vlogda yazarın ilham aldığı kum tepelerini sizlere göstermiştim. İşte daha 1950’li yıllarda doğayla insan arasındaki mücadeleyi fark eden, ve insan kaynaklı küresel iklim değişikliğinin yıkıcı ve kavurucu etkilerine teknolojinin bile bir çözüm bulamayabileceğini öngören yazar Frank Herbert suyun gelecekte ne kadar önemli ve değerli olabileceğini çok çarpıcı bir şekilde vurgulamış. Arrakis’te icat edilen bu damıtıcı giysiler vücudunuzdan çıkan ter, gözyaşı ve hatta sidik de dahil olmak üzere her damla sıvıyı geri dönüştürüyor. Bu gezegende yaşayabilmek için tek bir damla su bile ziyan edilmiyor. Önemli bir toplantıda tükürerek bu en değerli varlığınızı, vücut sıvınızı feda edip saygınızı göstermiş oluyorsunuz. Bizde Yemen kahvesi, Arrakis gezegeninde tükürük kahvesi meşhur. Çünkü onu yapmanın başka bir yolu yok. 

“Yüzüklerin Efendisi” dışında bu kitapla kıyaslanabilecek başka bir kitap yok.” Bunu ben değil 2001 Uzay Macerasını da yazan Arthur C. Clarke söylüyor. Yok çünkü 2000’lerden sonra popülerlik kazanan tüm o süper kahraman filmlerinin, onlardan önce de Star Wars’un Star Trek’in kaynağı bu. Tatooine gezegeni neden çöllerle kaplı sanıyorsunuz? Jedi’ların “force” dediği şey, Bene Gesserit’lerin kullandığı “voice”a çok benzemiyor mu? Bay Spock’la temsil edilen mantık ırkı Vulkanlılar’dan önce insan bilgisayar denilen “mentat”lar vardı. Etkisi bu kadar güçlü olan bir eser bu. Bu arada neden insan bilgisayarlar var çünkü Dune evreninde insan eliyle yapılan bilgisayarların yapay zekası o kadar gelişmiş ki insanlar makinelere karşı “Butleryan Cihat”ını başlatıp onları bir daha geri gelmeyecek şekilde yok etmek zorunda kalmışlar. Terminatör’ü hatırlayanlar? 

Her bölümünden başka kitaplar, filmler, diziler çıkartılmış bu eseri bilmek o yüzden önemli. Ekoloji, dil, din, kültür gibi kavramları çok ince mesajlarla ören Frank Herbert’ı o yüzden daha çok okumak ve daha iyi tanımak lazım. Ya da dinlemek. Bunun için Storytel platformunu deneyebilirsiniz. Çünkü orada yazar Frank Herbert’ın kendi sesinden bir kaydı bile bulunuyor. Bu platformda sadece İngilizce değil binlerce Türkçe sesli kitap ve e-kitap var. Pek çok kategori içerisinde benim favorim kendi sesimle de katkıda bulunduğum “Bilim Kurgu ve Fantastik” kitaplar bölümü. Ama bunun dışında kişisel gelişim, dil öğrenimi, iş kitapları gibi pek çok farklı konudaki eserlere de ulaşabiliyorsunuz. Aboneliğiniz sırasında bu kitapları sınırsızca dinleyebiliyor; tabletiniz ya da telefonunuzdan bu geniş kütüphanenin tamamına ulaşabiliyorsunuz. Üstelik Storytel’den uzunca bir süredir istenen öğrenci indirimi de başladı. Açıklamalar bölümündeki özel bağlantıyı https://story.tel/ogrenci kullanarak %50 öğrenci indirimi ile sesli kitapların dünyasına hemen adım atabilir ve ilk 14 gün boyunca tümüyle ücretsiz olarak kullanabilirsiniz.

Gelelim romanın ve filmin başlarındaki o meşhur sahneye. Dük I. Leto Atreides’in oğlu 15 yaşındaki Paul’le ilgili bu sahne. Bir de onun annesinin de  tabi olduğu gizli bir dini topluluk olan “Bene Gesserit” rahibeleriyle. Çoğunlukla kadınlardan oluşan bu ruhban sınıfı genetik ve politik manipülasyonlarla insanlık ırkını yüceltmeye ve “Kwisatz Haderach” dedikleri o seçilmiş kişinin yani Mesih ya da Mehdi figürünün ortaya çıkmasına çalışıyorlar.

Bu sahnede başrahibe Paul’ü test etmek üzere gizlice onların ayrılmak üzere olduğu gezegene geliyor. Karanlık ve yağmurlu bir gece yarısı. Annesi Jessica, Paul’ü apar topar uyandırıyor. O sırada izleyici/okuyucu olarak bizler de uykulu gözlerle neler olup bittiğini anlamaya çalışan o genç çocuktan çok da farklı bir durumda değiliz. Neler oluyor?

  • Muhterem Annemiz, Gaius Helen Mohiam burada.

Muhterem annemiz mi? Kim bu kadın?

  • Bene Gesserit okulunda benim öğretmenimdi. Kendisi artık İmparator’un Doğru Söyleteni.

Doğru söyleten! Bene Gesserit rahibelerinin kullandığı manipülasyon teknikleri onları bir çeşit yalan makinesi haline getirmiş belli ki. Yüzlerine bakıp yalan söyleyemiyorsunuz. Peki bu yaşlı kadın gecenin bir yarısı neden burada?

  • Gördüğün rüyaları öğrenmek istiyor.

İşte bütün mesele bu. Rüyalar. Geleceğe dair vizyonlar. Üstelik sadece Paul değil, onun başına gelenleri okuyup/izleyen bizler de şu anda bir çeşit rüya görmüyor muyuz? Unutmayın “rüyalar, derinlerden gelen mesajlardır.” Filmin en başında daha ilk logolar bile gözükmeden siyah ekrandan verilen bu mesaj, aslında bize yapılan bir hatırlatmaydı.

  • Rüyalar, derinlerden gelen mesajlardır.

Paul’ün annesi endişeli bakışlarla oğlunu yaşlı rahibenin bulunduğu odaya götürürken duvarda Atreides ailesinin sembolü olan bir Salusan boğa kafası görüyoruz. Az sonra gireceği odada hayvanlık ve insanlık arasındaki fark test edilecek. İçerideki rahibe onun en hayvani iç güdülerini kontrol edip edemediğini anlamaya çalışacak. Bu geri dönüşü olmayan çok tehlikeli bir sınav.

  • Paul! Eğitimini hatırla.

Odaya adımımızı attığımız ilk anda o hükmedici sesin sorduğu soruyu duyuyoruz.

  • Kimsin sen?

Kimsin sen? Bütün bu sınavın amacı o zaten. Kimliğini ortaya çıkarmak. Bu da ancak zorluklarla, acıyla olabilecek bir şey. Rahibe, Paul’ün annesi Jessica’yı odadan çıkardıktan sonra yine o en güçlü silahını, “ses”ini kullanıyor.

  • Buraya gel. Diz çök.

İşte şimdi nasıl bir test olacağını göreceğiz.

  • Sağ elini kutunun içine sok.

Annesinin yönlendirmesi nedeniyle koşulsuz olarak bu sözlere itaat etmek zorunda kalan Paul tam sağ elini kutunun içine sokunca, rahibe yaşlı bedeninden beklenmeyen bir atiklikle Paul’ün boynuna bir iğne uzatıyor. Bu “Gom Cabbar.” Bene Gesserit rahibeleri bu zehirli iğneyi bazı kişilerin insanlığını test etmek için kullanıyor. Bu test oldukça basit. Kişi elini kutudan dışarı çıkarırsa zehirli iğneyi boynuna saplayıp hemen oracıkta öldürüyorlar. Peki kutunun içinde ne var?

  • Izdırap.

Unutmayın. Bene Gesserit’ler duyguların ve insan psikoloijisinin uzmanları. Kutuda ne olduğunu ya da gerçekten bir şey olup olmadığını bilmiyoruz. Ama dayanılması çok güç bir acı verdiğinden eminiz. Yani Paul bir çeşit tuzağa yakalandı. Peki böyle bir durum insanla hayvan arasındaki farkı nasıl ortaya çıkarır?

  • Tuzağa yakalanan bir hayvan, kaçmak için kendi bacağını dişler.

Ya da kuyruğunu bırakıp kaçar. Fizyolojide “Fight or Flight – Savaş ya da kaç” tepkisi bir başka deyişle “hiper uyarılma – akut stres yanıtı” denilen böyle bir durumda canlılar algılanan zararlı bir olaya, şiddetli bir saldırıya veya hayati bir tehdide yanıt olarak iki davranıştan birini seçer. Savaş ya da Kaç!

Kaçmayıp savaşabilmek için korkularını kontrol etmeyi öğrenmen gerekir. Bunu pek çok insan farklı şekillerde yapar. Dune evreninde “Mentat”lar aklı, mantığı, matematiği, aksiyomları kullanır. “Asker”ler bedeni, fiziği, enerjiyi, duruşu kullanır. Oysa “Bene Gesserit”ler duyguları, sözleri, duaları, mantraları kullanıyor. O yüzden Paul içeride testten geçerken annesi “Bene Gesserit”lerin böyle durumlarda kullandığı “korkuya karşı duasını” okumaya başlıyor.

  • “Korkmamalıyım. Korku akıl katilidir. Korku yok olmaya sebep olan küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Onun üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiği zaman, onun yolunu görmek için gözlerinin içine bakacağım. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım.”

Evet, zaten rahibenin sorduğu ilk soru da buydu: “Kimsin sen?” Bunu anlamak için bu insanlık testine ihtiyaç var. Aynı şey bizim dünyamızda da olmuyor mu? Kültürel antropolojide buna “Les rites de passage – Geçiş töreni” adı veriliyor. Çocukların olgunluğa attığı ilk adımda buna benzer törenler yapılır. Hristiyanlıkta vaftiz olmak, Yahudilikte bar mitzvah, yine Yahudilikte ve Müslümanlıkta sünnet törenleri çocukluktan ergenliğe geçişin bir işareti olarak “Kimsin sen?” sorusunun yanıtını vermeye çalışır. Bu törenler giderek yumuşasa da ilk halleri en az Dune evrenindeki Gom Cabbar testi kadar serttir. Örneğin Afrika’nın bazı kabilelerinde çocuklar aslan avlamaya gönderilir. Amaç yine aynı. Savaş ya da kaç. Ya kaçmaya çalışırken aslan tarafından yakalanıp, parçalanır ya da korkusuyla yüzleşip aslanla savaşır ve zafer kazanır. Ödülü artık çocuk değil yetişkin bir birey olmaktır.

İşte Dune evreninde insanlık böylesi bir mücadele içinde. Doğada karşılaştığı engellerle savaşabilmek için kendine özgü araçlar icat etmiş. İnsanlar karakterlerine göre bu araçlardan kendilerine uygun olanları seçmiş. 

IQ’leriyle, zekalarıyla hareket edenler, Dune’daki mentatlar gibi mantıklarını kullanarak mücadele veriyor. 

Kaslarıyla, fiziksel güçleriyle hareket edenler, Dune’daki askerler gibi silahlarına sarılıyor. 

Duygularıyla hareket edenler de, Dune’daki “Bene Gesserit”ler gibi sözlerin gücüyle ayakta kalıyor. Yalnızca kendileri haline gelebilmek için korkunun yolunu görmeye çalışıyor. Onun gözlerinin içine bakıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir