Kategoriler
Genel

Dünyanın en garip bayramları

111 Hz Podcast’in 1. yıl dönümünde mikrofonla kamerayı buluşturduk: https://bit.ly/barisozcan111


Bayramlarda neler yapıyorsunuz?

Bir planınız olması muhtemel.

Ailenizi mi ziyaret ediyorsunuz? Annenizi, babanızı? Belki biraz da akraba, konu komşu ziyaretleri?

Hani, baklavaların geldiği, böreklerin gittiği, ayranların höpürdetilip, kuruyemiş tabaklarındaki leblebilerden fellik fellik kaçılan ziyaretler. Biliyorsunuz onları:

Kolonyalı eller öpülür; yaşlar küçükse cepler dolar — eğer büyükse birazcık boşalır 🙂

Veya belki de —hazır havalar da ısınmış— bu birkaç günlük arada, bunca iş güç ortasında şöyle biraz soluk almak çekiyor sizi. Valla, şöyle bir sahil kenarında… 

…kumsala uzanıp, biraz güneşlenip, sonra Akdeniz veya Ege’nin sularında serinlemeyi düşününce, benim bile sizinle gelesim geldi, ne yalan söyeyeyim.

Hepimizin biraz tatile ihtiyacı var. Değişim hızı gün geçtikçe artan, her geçen gün yeni ihtiyaçlar doğuran bir çağda yaşıyoruz. Bu yüzden de, “nerdeeee…” denilen “o eski bayramların” eskide kalmasını, bir bakıma doğal karşılayanlardanım.

Dedim ya, benim bile, tatili hayal edince sizinle gelesim geliyor🙂

Ama bugün, ben sizinle değil, siz benimle geleceksiniz. Sizi iki yere götüreceğim.

Yüzyıllardan beri, hala eskiden olduğu şekilde, aynı ritüellerle kutlanan iki bayramı ziyaret edeceğiz. Üstelik bunlar BBC’nin “Dünyanın En Sıradışı Bayramları” listesinde, zirvelerde olan iki bayram.

O halde atlayın trene, çünkü kalkmak üzere.

İlk durağımız İspanya. Taa ortaçağdan kalmış yapılarıyla, Castrillo de Murcia adlı küçük bir kasaba.

Sizi saran dar sokakları, ve sapasağlam duran taş binalarıyla, gerçekten de ortaçağda yaşıyormuşsunuz gibi hissettiren bir kasaba bu. Avrupa’da böyle, eski hali korunmuş çok kasaba var aslında…

…ama Castrillo de Murcia’yı diğerlerinden ayıran, onu özel kılan bir şey var. Taa 1620lerden beri her yıl, Haziran ayının ortasında, tam Katolik Yortusu döneminde kutlanan bir festival.

Adı El Colacho.

Başrolündeyse, bebekler ve şeytanlar var.

Evet, bebekler ve şeytanlar… “Ne alaka?” dedirten bir ikili, di’ mi?

Anlatmaya, şeytanlardan başlayalım, ama önce, gözünüzde bu atmosferi biraz canlandırmanız gerekli:

Sokaklarda, siyah takım elbiselerini giymiş, siyah pelerinlerini ve fötr şapkalarını takmış, ciddi mi ciddi onlarca adam dizili. Sanki Godfather filminden bir sahnenin içindeyiz. Bunlar, festivali düzenleyen gizemli tarikatin üyeleri. Kendilerine “Minevra’nın Kutsanmış Sakramenti Kardeşliği” diyorlar. Gizemli bir atmosfer var etrafta.

Ve bu gizemli atmoferin üzerine şeytanlar çıkıyor ortaya.

Evet şeytanlar…

Bazı tarikat üyeleri, sarı-kırmızı renkli kostümleri, sarı-kırmızı renkte maskeleri ve ellerindeki ucuna at kuyruğu bağlanmış sopalarıyla, şeytan kılığına girmiş. Kasabanın sokaklarında yavaş yavaş yürümeye başlıyorlar. Ardından, halkın kalabalıklaştığı sokaklara gelindiğinde, bu şeytanlar, hakaretler yağdırarak insanların üzerine doğru koşturmaya başlıyorlar! Ve bir kovalamaca başlıyor.

Halk dört bir yana kaçışıyor. Eğer kaçamazlarsa, şeytanın elinde tuttuğu kırbacın gazabına uğrayabilirler.

Ama El Colacho festivalinin en ilginç tarafı bu değil. Çünkü diğer başrol, henüz işin içine dahil olmadı: Bebekler.

Davullar çalınıyor. Ve önceki yıl doğan tüm bebekler, kasabanın en geniş sokağında yerlere serilen şiltelerin üzerine, yan yana yatırılıyor.

Ve nihayet, kırmızı-sarı renkli şeytanlar, sokağın başında belirmeye başlıyorlar.

Yavaş yavaş, yerde yatan, masum bebeklere doğru, adım adım yaklaşıyorlar.

Ve yaklaştıkça, adımlarının sıklığını da artırıyorlar. Hızlı adımlar, giderek koşar adımlara dönmeye başlıyor. Şeytanlar, yerde yatan bebeklerin üzerine doğru, son hızla koşmaya başlıyor. Koşuyor, koşuyor, koşuyor! Ve en sonunda bebeklerin…

…üzerinden zıplıyorlar! 😀

Zıplamak? Yoksa siz, daha gergin bir sahne mi bekliyordunuz? 

Aslında biraz Hıdrellez’e benziyor. Ateşin üzerinden atlamak yerine, bebeklerin üzerinden atlamak gibi 🙂

Bu sahne, kulağa biraz komik geliyor belki, ama bu festivalin adı tam da bu yüzden, Uluslararası alanda “baby jumping festival” diye biliniyor. Bungee-jumping gibi, ama değil: Baby jumping 🙂

İnanışa göre, şeytan, bebeklerin üzerinden atladığında, onların günahlarını bir mıknatıs gibi kendi üzerine çekiyor. Şeytan uçup gidiyor, günahlarından arınmış bebekler ise sağlıklı bir hayata kavuşmuş kabul ediliyor. Bir nevi, vaftiz işlemi gibi. Ama biraz pagan ayinleriyle harmanlanmış bir vaftiz diyelim.

Hatta Hristiyan inanışı ile pagan ritüellerini bir araya getidiği için, Papa 16. Benedict, Katolik din adamlarının bu festivale katılmamasını bile tembihlemiş. İspanyollardan da bu festivale bir son vermelerini rica etmiş. Ama ritüel kasabaya işlemiş bir kere. Kültürel bir miras haline gelmiş. Son vermek öyle kolay mı? Haliyle de gelenek ağır basan taraf olmuş. Hatta İspanyollar her geçen yıl, daha yüksek bir katılımla bu festivale devam ediyor.

Gelin şimdilik, bırakalım şeytanlar bebeklerin üzerinden atlasın. Biz de, trenimize atlayıp, bir sonraki durağımıza gidelim. Elbette kısa bir aradan sonra.

İkinci durağımız Bali. Endonezya’ya bağlı bir ada. Buraların ilginç bir sözlü tarihi var.

Çok eski zamanlarda, Bali adasına, Dwata Cangkar adında zalim bir dev kral hükmedermiş. 

Bu kral öylesine acımasızmış ki, insanların acı çekmesinden keyif aldığı için insan eti yermiş.

Derken, milattan sonra 78 yılında Java Adası’na bir gemi yanaşmış. Gemiden, bugün Bali halkının efsanevi kralı olarak bilinen Aji Saka inmiş. Adaya hükmeden Medang Kralı ile savaşmış ve gaddar hükümdarı bozguna uğratmış.

Aji Saka, savaşı kazandıktan sonra Java Adası’nın yeni kralı olmuş ve yamyam kralın vahşetine son vererek medeniyeti ve Hinduizmi Endonezya’ya getirmiş.

Medeniyetle beraber de Saka yılı adı verilen yeni bir takvim icat etmiş. Milattan sonra 78 yılını sıfır noktası olarak kabul eden bu takvime göre, yeni yıl, bahar ekinoksu döneminde, ayın ilk Yeni Ay evresinde olduğu güne denk düşüyor. Ve bu özel gün, günümüzde yalnızca Endonezya’ya bağlı olan komşu ada Bali’de garip bir şekilde kutlanıyor.

“Nyepi”. Bayramın adı bu. Bali dilinde “sessizlik, durgunluk” demek.

Genelde haftalar, hatta aylar öncesinden Nyepi için hazırlık yapmaya başlamak gerekiyor. Yapılacak çok iş var. Önce gençler toplanıyor, ve el birliğiyle Ogoh-Ogoh denilen, her boyda görülebilen ahşap heykeller yapıyorlar.

Bali halkı, bu heykellerin kötü ruhları ve şeytanı simgelediğine inanıyor. Ama kimse kötü ruhların etrafında dolanmasını istemez, öyle değil mi?

Bu yüzden, Nyepi’den bir gün önce, gün batımında, gençler bu yaptıkları heykelleri, şehirde yaşadıkları bölgeye en yakın olan ana yol kavşaklarına taşıyorlar ve kötü ruhları kaçırması için burada ateşe veriyorlar.

İnanışa göre bu kavşaklar kötü ruhların buluşma noktası. Bu ritüel sırasında yüksek sesle müzik çalınıyor, şarkılar söyleniyor. Önemli olan gürültü çıkarmak. Bu yüzden gerekirse tencere tavalara da vuruluyor. Fazlasıyla kaotik bir ortam. Siz de kapın şuradan bir tokmak, haydii bakalım.

Ama bayramın en ilginç kısmı henüz başlamadı. Saat tam sabah 6’da, bütün bu gürültüler

şşşşt…

…birden kesiliveriyor. 

Ve Bali adasını kusursuz bir sessizlik kaplıyor. Kimse çıt çıkarmıyor. Kimse tek kelime dahi etmiyor.

Nyepi’de, Bali halkı tamamen kendi içine dönüyor. Zaten sessizliğin amacı da, bu içe dönüşü mümkün kılmak. Bu, Bali halkı için o kadar önemli ki, sabah 6’dan itibaren Pecalang adı verilen güvenlik güçleri, herkesin sessiz olduğundan emin olmak için şehirde devriye geziyor. Kimsenin ikamet ettiği binayı terk etmesine izin verilmiyor, o sırada Bali’yi ziyaret eden bir turist olsanız bile…

Öyle ki, olur da bir gün, bu tarihlerde Bali’yi ziyaret edip, bu festivale bizzat şahit olma planı yaparsanız, önceden varacağınıza emin olun. Çünkü kusursuz bir sessizlik sağlamak için, uçuşlar dahi iptal ediliyor ve ülkeye giriş ve çıkışlar kapatılıyor. Televizyon ve radyo yayınları kesiliyor, hatta elektrik ve su bile azar azar veriliyor. İç yolculuğu engelleyebilecek her detayın önüne geçiliyor anlayacağınız. İsteyen bazı inançlı insanlar da bu süreci oruç tutarak geçiriyor. 

Tüm ada ertesi sabah saat 6’ya kadar, 24 saat süren bir sessizliğe bürünüyor. Tam bir içe dönüş. Bu sürecin ardından ise yeniden hayat eski haline dönüyor. Ngembak Geni! 

Yani temizlenme ve arınma günü. Hem içsel dünyamızı hem de yaşadığımız çevreyi pırıl pırıl yapacağımız gün.

Ngembak Geni’de insanlar, geçmişlerinde kırdıkları, üzdükleri insanlara gidip onlardan af diliyor ve bütün günü, tıpkı bizdeki gibi akraba ve arkadaş ziyaretlerine ayırıyorlar. 

Ama henüz bitmedi. Geriye son bir ritüel kaldı, Omed-omedan.

Eğer genç ve bekarsanız tam size göre bir eğlence. Çünkü bu bir eşleştirme ve öpüşme yarışması!

İki tarafa yani aslında iki bilgenin gözetimi altında bulunan iki gruba ayrılan bekarlar sıralarını beklemeye başlıyor, yaşlı bilge sizi seçtiğinde ve karşı tarafa haber verdiğinde, koşup bilgenin sırtına çıkmalısınız. Karşıdan size doğru gelen biri var, o da tıpkı sizin gibi bilgenin sırtında. Devegüreşi gibi düşünün, ama birazdan öpüşeceksiniz. Ortada birleştiğinizde konuşmaya fırsatınız yok, bilgeler sizin için en uygun partneri seçti bile. Büzün bakalım dudaklarınızı..

şimdi de…

…ayrılın bakalııııım. Yeni çiftimizi ayırmak için biraz sulu bir yöntem ama ne yapalım, gelenek gelenektir. Omed-omedan, aslına bakarsanız, Bali için epey önemli bir ritüel. Birçok ailenin bu ritüel sayesinde kurulduğu ve kendini toplumdan dışlanmış olarak gören insan sayısının az olduğu düşünüldüğünde buna hak veriyorum. Ama bizim için, bir havlu bulup, gidip kurulanma vakti.

Malum: Vaktimiz sınırlı, bu yüzden, size şimdilik yalnızca bu iki ilginç bayramı anlatmakla yetineceğim. Ama emin olun, bu tür festivallerden, tahmin edemeyeceğiniz kadar çok var.

İspanya’da Pamplona kentinde düzenlenen, insanların sokağa salınan boğalardan kaçtığı “San Fermin Festivali”; yine İspanya’da binlerce insanın birbirine tonlarca domates fırlatarak, bir domates meydan savaşı gerçekleştirdiği La Tomatina festivali — ki bir benzerini İtalyanlar, bu kez portakal fırlatarak gerçekleştiriyor; ya da Tayland’da, maymunların yemesi için tonlarca meyve ve sebze dolu açık büfeler hazırlanan Maymun Büfesi festivali, bunlardan yalnızca benim sayabildiklerim.

Bu bayramların kimisinin dini referansları var, kimileri ise tamamıyla seküler festivaller. Ama neticede, sıradışı kutlamalar listesi saymakla bitecek gibi değil.

Bunların bir kısmını saçma veya tehlikeli bulabilirsiniz. Ama daha az “yargılayıcı” bir perspektifle baktığımızda, daha farklı şeyler görme imkanımız da var. Bunca farklı festivalin, bunca çeşitli bayramın ve ritüelin varlığı, insanlığın ne denli yaratıcı, çeşitli ve çok sesli olabildiğinin bir göstergesi.

Ha bir de: Tüm bunların gösterdiği bir şey daha var. O da, insanların birikte olma duygusunu ve bir komünite olma hissini, dünyanın her neresinde olursa olsun, çeşitli ritüeller ve özel günlerle pekiştiriyor olması.

Zaten bayramların en önemli özelliklerinden biri de bu değil mi? Sevdiklerinizle bir araya gelmek.

Bu yüzden siz de, dünyanın neresinde olursanız olun, ister ailenizin yanında, ister sevgiliniz veya arkadaşlarınızla tatilde, bu bayramı, sevdiklerinizle geçirin.

Hepinize, iyi bayramlar!


111 Hz Podcast Künyesi: Sunan: Barış Özcan Hazırlayan: Berkant Gültekin & Oğulcan Ayan Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt Müzik Seçimleri: Cemre Dalyan Yapımcı: Podbee Media

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.