Kategoriler
Gelecek Tasarım Teknoloji

Geleceğin kentlerinde mobilite

İki yıl kadar önce dünyanın en büyük elektronik fuarı CES’te geleceğin kentleriyle ilgili bir konuşmayı dinliyordum. Konuşan kişinin arkasında bizi bir kentin sokaklarında dolaştıran bir bilgisayar animasyonu vardı. Niye böyle bir tasarımın önünde konuşma yapılıyor acaba diye düşünürken cevap geldi.

  • İzlemekte olduğunuz şey, arkadaşlarımdan birinin projesi. Son derece yetenekli Alex McDowell. 

Alex McDowell? Bu isim hiç yabancı gelmiyor. Minority Report ya da Fight Club filmini izleyenler onun ismini hiç bilmeden, yaptığı işlerle tanışmış, tasarımlarını görmüştür. Kendisi filmler için kurgusal dünyalar inşa ediyor. Geleceğe dair simülasyonlar yapıyor. Ama kafadan atarak değil. Bilgi toplayarak. Mimarlardan, tasarımcılardan, teknoloji uzmanlarından, şehir planlamacılarından topladıkları bilgilerle geleceğin kentlerini hayal ediyorlar. 

Örneğin Minority Report filmi için tasarladıkları şu araçlara bir bakın. Evet bunlar sürücüsüz otomobiller ama benim asıl dikkatinizi çekmek istediğim nokta şu: Bu araçlar şehrin içinde sadece yatay düzlemde değil, dikey yollarda da hareket edebiliyorlar. Gelecekte böyle yollar yapılacak mı bilmiyoruz. Ama geleceği düşünürken sadece kullanacağımız araçları değil onların nasıl hareket edeceğini de, yani bir şehirdeki mobiliteyi de hesaba katmak zorunda olduğumuzu anlıyoruz. Bunu yapmazsak bizim için bir zamanlar özgürlüğü sembolize eden aracımıza atlar ve trafiğin ortasında sıkışıp kalırız.  

Modern dünyanın en büyük problemlerinden biri bu. Kentlerimiz büyük bir hızla büyüyor ve sürekli değişiyor. “Şehirler ve Canlı Ağlar” adlı videomda bu büyümenin hızının ne ölçüde olduğunu görsel olarak göstermiştim. Kentlerin nüfusu yeni doğanlar ve oraya taşınanlar yüzünden sürekli artıyor. 2030’da dünya nüfusunun %60’ı büyük şehirlerde yaşayacak. Bu insanların barınabilmesi için yeni evler, apartmanlar, binalar yapıyoruz. Şehir daha da büyüyor. Büyüdüğü için yeni yollar, köprüler, geçitler yapıyoruz. Bu sefer de onların üzerinde giden araçlarımızı park edebilmek için otoparklara ihtiyaç duyuyoruz. 

Bu kısır döngünün içine sıkışıp kalmış gibiyiz. Hani tam şu anda uzaylılar dünyaya gelse, atmosfere giren uzay gemilerini filmlerdeki gibi büyük kentlerin üzerine getirip şöyle tepeden bir baksalar, burada yaşayanların insanlar değil de arabalar, otobüsler, kamyonlar olduğunu düşünecekler. Çünkü kentlerin tasarımı insanlara göre değil de insanların kullandığı araçlara göre yapılmış durumda. Araçlar, amaçlara dönüşmüş gibi adeta…

O halde geleceği düşünürken, bir yerden bir yere gitmeyi yani mobiliteyi yeniden tanımlamak gerekiyor. Bugün mobilite deyince ilk akla gelen şey adı üstünde otomobiller öyle değil mi? Gelecekte otomobillerin insanı odak alacak şekilde değişmesi gerekiyor. Öyle sadece kendi kendine gidebilmesi yetmez. Akıllı olacak, konuşabilecek, gerektiğinde dinlemeyi de bilecek 🙂 Gülmeyin, çünkü gerçekten de böyle bir dünyaya doğru gidiyoruz. 

El hareketleriyle kontrol edilebilen bilgisayarlar ya da dikey yollarda hareket edebilen sürücüsüz araçları neredeyse 20 yıl önce hayal edip tasarlayan Alex McDowell filmden sonra bu hayallerle ilgili 100’den fazla patentin alındığını söylüyor. Bugün bize bilim-kurgu gibi gelen bu tasarımlar aslında geleceğin gerçekliği. 

Onun iki yıl önce yaptığı yeni bir kent simülasyonunu CES fuarında gördüğümü söylemiştim ya. Orada insanların merkeze alındığı bir kenti ve o kentin yaşayan sokaklarını hayal edip, tasarlamış. Fakat bu kez bir film için değil. Ford’la işbirliği yapmış. O etkinlikte otomobiller hakkında değil de “geleceğin kentlerinde mobilite” konusunda konuşan Ford’un CEO’su  Jim Hackett “yaşayan sokaklar” adlı bu simülasyonun SimCity oyunu gibi tasarlandığını söylüyor. Üretecekleri akıllı otomobillerin akıllı bir şehirle nasıl etkileşime geçeceğini anlamaya çalışıyorlar. Teknolojinin araç merkezli değil, insan merkezli bir tasarıma sahip olması için. 

Önce analog bir dünyada hareket eden analog otomobilleri görüyoruz. İçinde yaşadığımız dünya. Çizgilerle ve işaretlerle sürücünün ve yayaların nereden ve nasıl gideceklerini gösteriyor. Şu anda gelişmekte olan “makine öğrenmesi”, “nesnelerin interneti” gibi konseptlerle gelecekte otomobil ve şehir birbiriyle haberleşip, konuşabilecek. 

Eğer insanı merkeze alan bir mobilite hayal edilirse insanın etrafındaki şehir de kendisini buna adapte edebilir. Trafikte elektrikli bisikletler ya da skooterlar gibi mikro mobilite araçları da hesaba katılabilir. İnsanların ihtiyaçlarına göre dinamik olarak rotasını belirleyen toplu taşıma araçları üretilebilir. Elektrikli ve otonom otomobillerle daha temiz ve güvenli bir yolculuk yapılabilir. Bunlarla otopark ihtiyacı azalacağı için o alanlar da insan kullanımına açılabilir, daha çok yeşil alan üretilebilir. 

Daha uzun vadede şehrin sokakları da akıllanmalı. Bilgisayarlarımızın ve cep telefonlarımızın bir işletim sistemi varsa kentlerin neden olmasın? Neredeyse tüm araçların otonomlaştığı bu dünyada yollarla araçlar haberleşebilir, bunlar sayesinde yayaların hareketlerine göre onlara öncelik verilebilir, ambulansların yerini yüksek hızlı drone’lar alabilir. Böyle bir dünyada yollardaki enerjiyle kendisini bağlantısız olarak şarj edebilen otomobiller üretilebilir. 

Ford’un yıllar önce tasarladığı bu gelecek hayaliyle ilgili somut adımlar da atıyorlar. Geçtiğimiz hafta önümüzdeki on yıla ait vizyonlarını Ford dijital stüyosundan yaptıkları bir canlı yayınla açıkladılar ve ben de o yayında geleceğin dünyasına ait düşüncelerimi paylaştım. Devamını merak edenler için yayının linkini açıklamalar bölümüne bıraktım. Özellikle İdris Elba’nın yeni tam elektrikli Ford Mustang Mach-e’yi gösterdiği kısmı kaçırmayın. 

Elektrikli ve otonom araçlar geleceğin mobilitesinin vazgeçilmez bir parçası olacak. Otonomluk deyince aklımıza sadece kendi kendini kullanabilen otomobiller geliyor. “Aman canım” diyoruz, “kendi kendine gidecek de ne olacak” ya da “ben asla öyle bir şeye binmem.” Oysa bunu çok daha geniş kapsamlı düşünmek gerek. 

İsveçliler mobilite kavramına yeni bir yaklaşım getirmek için stratejik bir inovasyon programı başlatmışlar. Otomobillerin otonom hale gelmesinin kent hayatına etkilerini çok basite indirgeyerek şöyle anlatıyorlar. 

Otonom araçlar trafik işaretlerine ihtiyaç duymaz. Daha az yolla daha verimli ulaşımı mümkün kılar. Böylece daha geniş kaldırımlarımız olur. Biz insanlara daha çok alan yaratır. Otonom araçlar bizi gitmek istediğimiz yere bıraktıktan sonra kendisini başka bir yere park edebilir. 

Toplu taşımayı kullandınız diyelim. Tren sizi evinize kadar bırakamaz. Ama sizin nerede olduğunuzu ve yürüme hızınızı bilen bir otonom araç, trenin bıraktığı yerden sizi alıp evinize götürebilir. Böylece daha az beklersiniz. Daha az strese girersiniz. 

Otonomluk sadece kişileri değil taşınan yükleri de etkiler. Bu üç kamyon tren vagonları gibi sabit bir hızda ve birbirine çok yakın ilerleyebiliyor, çünkü yolları öğrenebiliyor. Kuşlar gibi oluşturdukları rüzgar koridorları harcadıkları enerjiyi azaltıyor ve daha verimli hale getiriyor. Bulundukları yeri ve hızlarını sürekli olarak paylaşabildikleri için, varacakları yer buna göre planlama yapabiliyor. Yüklemeler ve boşaltmalar çok daha akıcı olabiliyor. Kamyonlar daha az bekleme yaptıkları için fazladan park yerlerine ya da yollara ihtiyaç kalmıyor, oralar da kamyonlar için değil insanlar için park alanlarına dönüşüyor. 

Günümüzde alışveriş merkezlerinin önü, devasa bir otopark olmak zorundayken, tek görevi sizi oraya bırakıp, işiniz bittikten sonra almak olan otonom otomobillerin böyle bir bekleme alanına da ihtiyacı yok. O alanları da insanların kullanabileceği başka yerlere dönüştürebilmek mümkün. Kısaca otonomluk sadece kullandığımız araçları değil, yaşadığımız mekanları da değiştirecek. 

Şehirler ve Canlı Ağlar videosunda teorik fizikçi Geoffrey West’in görüşlerine de yer vermiştim. Onun öne sürdüğü şeylerden biri şehirlerde bir araya gelen farklı tipteki insanların inovasyonu körüklediği… Yani çeşitlilik ve karışım iyi bir şey. Belki de kentlerde daha çok insan görmeye devam edeceğimiz gerçeğini kendi avantajımıza dönüştürebiliriz. 

Evet, yarının dünyasında elektrikli, bağlantılı ve otonom araçlarımız olacak. Ama şunu unutmamamız gerekiyor. Bunlar bizlere “gitmemiz gereken yere ulaşma yeteneği, yani mobilite yeteneği” kazandıran araçlar. 

Eğer bu araçlarla birlikte, onların hareket edeceği yolları, o yolların birbirine bağlandığı akıllı kentleri de insanı odak alarak tasarlarsak tam anlamıyla iyi bir mobilite tasarımı yapmış oluruz. Ve iyi mobilite, bizi sadece yeni olasılıklara, fırsatlara ve topluma bağlamakla kalmaz, aynı zamanda yaşam kalitemizi tanımlar, kimliğimizi şekillendirir ve hayatımızı zenginleştirir. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir