Kategoriler
Edebiyat Sanat

Kahve soğuyana kadar… Zamanda yolculuk

Şöyle bir hikaye duymuş muydunuz?

Kentlerden birindeki, kafelerden birinde, bir sandalyenin size zamanda yolculuk yaptırabileceği söylenir. O sandalyeye oturup kahvenizden bir yudum aldıktan sonra sizi geçmişte istediğiniz bir zaman dilimine götürebilir. Sadece o sandalyede oturduğunuzda bu yolculuğu yapabilirsiniz ve sadece kahveniz soğuyana kadar orada, geçmişte kalabilirsiniz. 

Dediğim gibi bir şehir efsanesi bu. Toshikazu Kawaguchi adlı bir roman yazarına göre bu kafe Tokyo’nun dar arka sokaklarından birinde… Üstelik bu yazar romanında kahveyle zaman yolculuğu için bazı kurallar da belirlemiş: 

Kural 1: Geçmişte ne yaparsanız yapın, şimdiki zamanı değiştiremezsiniz.

Kural 2: Geçmişe döndüğünüzde kafeden ayrılamazsınız.

Kural 3: Sadece kahveniz soğuyana kadar geçmişte kalabilirsiniz.

İşte günün birinde, o kafeye gelen müşterilerden biri, zamanda yolculuk yaparak 1 hafta öncesine dönmek istiyor. Unutmayın, bunu sadece kafedeki belli bir sandalyeye oturarak yapabilir. Fakat kafeye gelen bu kadın, orada başka biri varken onu kalkmaya zorlayamadığı için akşam saatlerine kadar beklemek zorunda kalıyor. Nihayet sandalye boşalınca hemen bir kahve siparişi veriyor. Kahve bir ritüelle ikram edilirken zaman duruyor. Fincandan yükselen buğu tavana kadar çıkıyor. Kadın gözlerini kapatıyor. Tavandan akan damlalar, mekandan süzülen göz yaşları gibi zamanı geriye doğru akıtıyor. 

Bu kuralları ve bu romanı kaleme alan kişinin aklına bu fikirlerin bir kafede geldiğini kesinlikle iddia edebilirim ama ispat edemem. Eminim sizin de aklınıza geliyordur bir kafeye oturduğunuzda böyle fantastik konular. 

Peki nedir bu kahvenin sırrı? Bu nasıl bir içecektir ki insan beyninin ve hayal gücünün en gizli kapılarını bile aralamaya yetiyor. Onu içtiğinizde geçmişe fiziksel olarak gidemeseniz de anıların nehrine salıveriyorsunuz kendinizi…

Gelin kahvemiz soğuyana kadar bunlardan konuşalım. 

Bu petrol gibi koyu renkli içeceğe -sahi kahvenin rengi neydi?- yeryüzünün en kompleks içeceği diyenler var. Zaten petrolden sonra dünyadaki en değerli ikinci sıvı olarak kabul ediliyor. Sadece bugün, siz şu videoyu izleyip kahvede bana eşlik ederken bizden başka tüm dünyada 2 milyar fincan kahve daha içiliyor. Dün de içildi, yarın da içilecek. Bu kadar popüler bir içeceğin sadece 500 yıldır insanlar tarafından bilindiğini öğrenmek eminim benim kadar sizi de şaşırtacaktır. Batıda çok çok daha yeni öğrenilen bir içecek bu. 

Bakın İngiltere’de kahveye dair en eski yazılı belgeyi göstereyim size. British Museum’da sergilenen bu belgede genel olarak onun faydalarından söz ediliyor. “Türkler yemeklerde ve diğer zamanlarda içerler” diyor bir yerinde. Sonlarına doğru da “genelde bunun içildiği Türkiye’de bir takım hastalıkların daha az görüldüğü, ve içenlerin derilerinin çok daha berrak ve beyaz olduğunun gözlemlendiği” yazılmış.  

Kahvenin ana vatanı Türkiye değil belki ama Batının bu içecekle tanışmasında bizim çok büyük bir etkimiz olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyden önce “kahve” kelimesinin bile neredeyse değişmeden tüm dünya dillerine yayılmasında bizimle ilgili bazı tarihi olayların etkisi var. Evet, evrensel olarak anlaşılan ve tüm dillerde neredeyse aynı seslerle söylenen bir kelime bu: Kahve.

Şöyle bir efsane duymuş muydunuz? 

Etiyopya’nın dağlarında bir keçi çobanı yaşarmış. Kaldi adında bir çoban. Bütün gün keçilerini otlattıktan sonra, kavalını çalarak onları geri çağırırmış. Fakat bir gün keçiler geri dönmemiş. Kaldi kavalını bir kez daha çalmış. Yoklar! Onları merak eden çoban, yorgun argın peşlerine düşmüş, aramaya başlamış. Bir süre sonra onları çılgınlar gibi hareket ederken bulmuş. Hoplayıp zıplıyorlarmış, günün sonu olmasına rağmen müthiş enerjiklermiş. Bir süre sonra Kaldi keçilerden bazılarının bir ağacın yapraklarını ve meyvelerini kemirdiğini fark etmiş. Daha önce hiç görmediği bir ağaçmış bu. Keçilerinin bu yüzden çılgına döndüğünü düşünmüş ve ağacın meyvelerini kendi de denemeye karar vermiş. O da birdenbire tarifsiz bir heyecana kapılmış. Şarkı söyleyip dans etmeye başlamış. 

Dediğim gibi bir efsane bu. Etiyopya’nın sözlü geleneğinde nesilden nesle aktarılıyor. Kahvenin bu şekilde keşfedildiğine dair bir kanıt yok ama hala dağlarında vahşi olarak kahvenin yetiştiği Etiyopya’da ortaya çıktığını biliyoruz. Bir anlamda insanlığın beşiği olarak kabul edilen topraklarda… Bana göre daha da önemlisi onun yaratıcılıkla, kültürle olan ilişkisi. Bakın sözlü efsanelerde bile bir keçi çobanının dans edip şarkı söylemesine sebep olduğu anlatılıyor. 

Zamanda bir yolculuk yapıp bu kez Tokyo’daki değil de Leipzig’deki bir kafeye gidelim şimdi. 1735 yılındayız. Bu kez bir keçi çobanı değil, bir soprano dans edip şarkılar söylüyor

“Ah o güzel tatlı kahve” diyor. “Binlerce öpücükten daha sevimli, şaraptan daha yumuşak.” Klasik müziğin babası kabul edilen Johann Sebastian Bach tarafından bestelenen bir opera bu. “Kahve Kantatı” olarak da biliniyor. “Eğer günde üç kez küçük fincan kahvemi içemezsem, ızdırabımdan buruşmuş kızarmış bir keçiye dönüşeceğim” diye feryad ediyor bu kız babasına…

Etiyopya’nın dağlarından Almanya’nın kafelerine kurulan bir bağlantıyı işte bu şekilde takip edebiliyoruz. Bach, Cafe Zimmermann denilen bu mekanda genellikle üniversite öğrencilerinden oluşan bir müzikal toplulukla buluşup düzenli olarak konserler verirmiş. Orada kahve içmenin yanı sıra müzik felsefesinden konuşurlarmış. Klasik Batı müziğinin doğum anları bunlar. Avrupa medeniyetinin başka bazı önemli doğum anlarını araştırdığımızda yine karşımıza kahve ve kahvehaneler çıkıyor. Özellikle Viyana’dakiler. 

Viyana kahvelerinin Avrupa kültürü üzerindeki etkisi o kadar büyük ve önemli olmuş ki 2011’de UNESCO tarafından somut olmayan kültürel miras olarak kabul edilmiş. Bir takım sosyal uygulamalarla, ritüeller ve zarafetle, Viyana kafelerinde çok özel bir atmosfer yaratılmış. Bir sürü ünlü müzisyen, yazar, düşünür bu kahvehanelerin müdavimiymiş. Hatta Hermann Broch, Arthur Schnitzler, Alfred Adler, Troçki gibi bazı isimler bu kafelerin işletmeciliğini bile yapmış. 

Meşhur Avusturyalı yazar, hani benim de zamanında Satranç adlı kitabını sizlere anlattığım Stefan Zweig, bakın şu kitapta bu kahvehaneleri “demokratik bir kulüp” olarak tarif ediyor: “ucuz bir fincan kahve fiyatına herkese açık” diyor bu mekanlar. “Her konuğun saatlerce oturabileceği, konuşabileceği, yazabileceği, kart oynayabileceği, posta alabileceği ve hepsinden önemlisi sınırsız miktarda gazete ve dergi okuyabileceği” yerler. Daha sonra bu kahvehanelerde farklı dillerden bulabileceğiniz uluslararası yayınları isim vere vere, ballandıra ballandıra anlatmaya devam ediyor. “Avusturyalıların entelektüel hareketliliğine ve uluslararası yönelimine belki de hiçbir şey bu kadar katkıda bulunmadı.” diye de iddialı bir şekilde ekliyor. 

Kahve ve kahvehane. Oysa Viyana deyince bizim aklımıza hemen onun kapıları geliverir değil mi?

Şöyle bir rivayet duymuş muydunuz? 

Viyana’nın 1683’te ikinci kez kuşatılmasının sonrasında kentin surlarının dibinde bir çuval bulunmuş. İçinde kahve çekirdekleri bulunan bir çuval. Fakat deve yemi zannettikleri için bunları yakmaya kalkmışlar. Aralarında Franz Kulczycki adında bir subay da varmış. Bu kişi geçmişte Osmanlıların içinde uzun süre yaşadığı için kahvenin ne olduğunu biliyormuş. İşte Viyanalılar tam çuvalı ve içindekileri yakacaklarken atılıp “durun, ne yapıyorsunuz, bu deve gübresi değil, kahve” demiş. Sonra da onları kendi almış. Uzun süre Türklerin arasında yaşadığı için kahvenin nasıl kavrulacağını ve pişirileceğini de biliyormuş. Kısa bir süre sonra “Blue Bottle – Mavi Şişe” adında bir kahvehane kurmuş. Onlar “v” harfini “f” diye söyledikleri için “kahve” de “kafe”ye dönüşmüş. Viyana’nın ve Avrupa’nın ilk kafesi! Kulczycki Osmanlı kahvehanelerinde hatırladıklarından yola çıkarak çeşitli denemeler yapmış. Süt ve şeker ekleyerek Viyana’nın artık geleneksel olan kahve çeşidi “Melange”ı yani “Viyana Kahvesi”ni icat etmiş.

Kahve kültürle bir kez daha buluşmuş ve kafeler de insanlar arası sosyal ilişkilerin merkezi haline gelmiş.  300 yılı aşkın bir süreden sonra bu kavram somut olmasa bile UNESCO tarafından koruma altına alınmış. 

İşte bizim coğrafyamızdan geçmiş olmasına rağmen Avrupa’da korumaya alınan bu kültürel miras konusunu öğrenen genç bir girişimci de Viyana Kahvesi’ni Türkiye’ye taşımaya karar vermiş. (iş birliği)

Viyana Kahvesi’nin web sitesinde “Bu konseptin kokusu önce Viyana’yı sonra tüm Avrupa’yı sardı” yazıyor. “Biz de buradan esinlenerek, işin içine köklü Türk damak tadı, çikolata ve nitelikli kahveyi de entegre ederek bu topraklardan başlayan bu hikayeyi, başladığı yere geri getirdik. İlk şubelerimizin Beşiktaş’ta ve Galata’da olmasının tarihî bir sebebi var. O dönem Osmanlı Devleti’nin hangi yöne sefer yapacağı, saray bahçesine dikilen sancaklarla belirir, Batı’ya yapılan seferlerde ise ordunun seçkin askerleri Beşiktaş’ta toplanırdı. Çarşılardan toplanan çuval çuval kahveler, Viyana’ya yolculuğuna Beşiktaş’ta başlamış oldu. Savaştan sonra yük olmasın diye Viyana surlarının dibinde bırakılan kahve çuvalları, Avrupa’nın kahveyle ilk buluşmasıydı. Logomuzun kale şeklinde bir fincan olması tam olarak buna göndermedir.” diyorlar.

İşin geçmişe bakan tarafı böyle. Ama daha önemlisi geleceğe bakan tarafları. Çünkü hem teknolojik hem de sürdürülebilirlik açısından kafe kültürünü daha ileriye götürmek için çalışıyorlar. 

Örneğin bütün şubelerinde kahvenin gramajı, kahve makinesinin sıcaklık ayarı ortak bir otomasyonla çalışıyor. Dijital cüzdan uygulamaları, süt ve çikolata israfını ortadan kaldıran özel üretim pompalar ve yine bunların yazılımla entegrasyonu, QR kodla ödeme gibi kendilerine ait çözümleri var. Pek çok geleneksel işi dijitalleştirmişler.

Günde ortalama şu kadar (2500 pasta kutusu, 4000 müşteri torbası, 7000 karton bardak, 20.000 peçete, 7000 metre kâğıt havlu, 8000 metre tuvalet kâğıdı) tüketim olduğunu hesaplamışlar. O yüzden bu malzemelerin tamamını çevre dostu ve sürdürülebilir olarak seçiyorlar. Bu şekilde yılda 500 tonluk odun israfının önüne geçerek yaklaşık 8500 ağacı kurtardıklarını hesaplamışlar. Bu da yılda 36 tonluk karbon ayak izini silmek demek. 

Viyana Kahvesi hem sürdürülebilir hem de teknolojik olarak mekanlarını hazırlamış. En yakın olanlarından birine gidip, bir kahve söyleyip sohbetin keyfini çıkarmak size kalmış. Belki o özel sandalyeyi bulup ona oturursunuz.

Belki de zaten şu anda öyle bir sandalyede oturup kahvenizi yudumluyorsunuz.

Bu arada… Kahveniz soğudu mu? Sahi kahve ne kadar sürede soğur? 4 dakika? 40 dakika? Ben size söyleyeyim, en az 40 yılda… 

Bu Japon yazar, kentlerden birindeki, kafelerden birinde, bir sandalyenin size zamanda yolculuk yaptırabileceğini yazdı demiştim. Biz onu en az 400 yıldır yapıyoruz zaten. “Bir kahvenin 40 yıl hatrı vardır” diyoruz. Yani kahve eşliğinde yapılan bir muhabbetin keyfi, aradan 40 yıl geçse de hatırlanır. Yani kahve size zamanda bir yolculuk yaptırır. Hatırlamaya değer hatıralarınızı oluşturur. 

Belki de o yüzden bu kafenin duvarları çerçevelenmiş anılarla dolu. Nice yazarlar, müzisyenler, düşünürler oturdu o sandalyelerde. Kahvelerini yudumlarken bugün hepimizin hatırladığı şeyleri düşünüp konuştular. Korunmaya değer kültür varlıkları yarattılar.

O yüzden şimdi çekin bir sandalye daha… Alın bir dostunuzu kahvesiyle beraber karşınıza; birlikte zamanda bir yolculuğa çıkıverin. Bu kez geçmişe değil, geleceğe… Çünkü bu sohbette bizim kurallarımız şöyle olacak:

Kural 1: Geçmişte ne yaparsanız yapın, şimdiki zamanı değiştiremezsiniz.

Kural 1: Şimdi yapacaklarınızla, geleceği değiştirebilirsiniz.

Kural 2: Geçmişe döndüğünüzde kafeden ayrılamazsınız.

Kural 2: Geleceğe vardığınızda, geçmişi unutmamalısınız.

Kural 3: Sadece kahveniz soğuyana kadar geçmişte kalabilirsiniz.

Kural 3: En azından kahveniz soğuyana kadar geleceğe odaklanıp, onu tasarlayabilirsiniz.

Unutmadan…

Kurallar da kahve de bahane…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.