Geçtiğimiz hafta Uzay Merkezi’ne yolculuk hazırlıklarımdan bahsedip Florida’ya doğru yola çıkmıştım hatırlarsanız. Bugün sizlere oldukça maceralı geçen bu yolculuğumu anlatmak istiyorum. Çünkü NASA’nın, SpaceX’in Falcon 9 roketini Uluslararası Uzay İstasyonu’na göndermek için düzenlediği bu CRS-17 görevinde “roket fırlatıldı mı, fırlatılmadı mı?” konusu gerçek bir hikayeye dönüştü. Siz bu videoyu izlerken bu sorunun cevabı çoktan verilmiş olabilir. Ama ben tüm bu hikayeyi kendi gözümden, objektifimden sizlere aktarmak istiyorum. Çünkü ilginç insanlarla tanıştım, NASA’nın ve SpaceX’in fırlatma rampalarını gezdim ve çok güzel deneyimler elde ettim.
Kategori: Teknoloji
Siz bu videoyu izlemeye başladığınızda ben muhtemelen bir uçakta olacağım. Peki nereye gidiyorum? Kennedy Uzay Merkezi’ne.
Kanalımı ve Instagram hesabımı yakından takip edenler hatırlayacaktır, 2 hafta kadar önce NASA’dan bir e-mail aldım. Space X’in Uluslararası Uzay İstasyonu’na göndereceği Falcon 9 roketinin fırlatışını izlemek üzere beni Florida’ya davet ettiler. Normalde 25-26 Nisan tarihleri için bir planlama yapılmıştı. Ancak roketlerin fırlatışlarını etkileyen pek çok faktör olduğu için bu tür tarihler ve saatler sık sık değişebiliyor.
Geçen yıl dünyanın aktif olan en güçlü roketi Falcon Heavy’nin fırlatışını canlı olarak yayımlamıştım. O yayının en heyecanlı kısımlarından biri hız kazandırıcı yan roketlerin (side booster) dünyaya geri dönerek dikey bir biçimde iniş yapmasıydı. 3. Roketin okyanustaki bir platforma inmesi planlanmıştı ama kıl payı kaçırarak okyanusa gömüldü. Çeşitli gecikmelerden ve ertelemelerden sonra 2 gün önce Falcon Heavy ikinci kez fırlatıldı. Bu kez YouTube yerine Instagram hesabımdan bir canlı yayın yaptım. Geçen sefer olduğu gibi bu olayın da en heyecan verici kısımlarından biri roketlerin geri dönüşüydü. Üstelik 3. Roket de başarıyla okyanustaki platforma iniş yapabildi.
Oyun dünyasının geleceğine dair önemli bir duyuru yapıldı bu hafta. Google tarafından. Stadia adında bir servis tanıtıldı. Bu videoda sizlere hem bu servisten kısaca bahsetmek hem de bunun teknoloji trendleri açısından ne anlama geldiğini konuşmak istiyorum. Çünkü bu gelişmeler sadece oyunseverleri ilgilendirmiyor. Teknolojinin hayatımıza nasıl etki ettiğini ve dönüştürebildiğini de gösteriyor.
Stadia bir bulut oyun servisi. Yani oyunları kendi konsolunuza, bilgisayarınıza yüklemeyeceksiniz. Onlar Google’ın veri merkezlerinde yüklü olacak. Size sadece görüntüsünü gönderecek, akıtacak. Biz zaten YouTube’dan oyun oynayanların görüntüsünü izliyorduk. İşte bu servis sayesinde tek bir düğmeye basarak oynamaya başlayabileceğiz. Üstelik istersek oyunun başından değil de izlediğimiz oyuncunun bulunduğu konumdan ilerleyebileceğiz. Ya da bilgisayarda oynamaya başladığımız bir oyuna yolda cep telefonumuzdan devam edip, eve gelince büyük ekran TV’nin karşısına geçip bitirebileceğiz. Tanıdık geldi mi bu konsept? Netflix ya da BluTV gibi platformların dizilere ve filmlere yaptığı şeyi Google oyunlara yapmaya çalışıyor.
Yapay zeka dünyasından çok ilgimi çeken yeni bir gelişmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu gördüğünüz basit çizimi, şöyle bir tabloya dönüştürebilir misiniz? Ne kadar sürede? Bob Ross olsa yarım saatte yapardı herhalde. Artık bilgisayar yardımıyla böyle bir tabloyu hazırlamak yarım dakika bile sürmüyor.
Hazır mısınız?
Bu yazılımda NVIDIA tarafından geliştirilen bir “derin öğrenme modeli” kullanılmış. Karalamaları fotorealistik tablolara dönüştürüyor. Bunu yaparken “Üretken Ters Ağ – Generative Adversarial Network (GAN)” yöntemini kullandığı için geliştirilen yazılıma “GauGAN” demişler. Sonunu anladık da ismin baş tarafı nereden geliyor diyenler şu tablodaki imzaya bakabilir. Evet post-empresyonist ressam Gauguin’den esinlenmişler.
Şu anda siz bu videoyu izlerken bir yerlerde sessiz sedasız içinde yaşadığımız dünyanın bir kopyasını yapıyorlar. Amaçları gerçek dünyayla bu kopya dünyayı birleştirmek. Peki ne işe yarayacak böyle bir şey? İşte asıl soru bu. Büyük bir ihtimalle internetin ve sosyal medyanın yerine geçecek. Şimdilik bir basket sahasına toplanmış insanları şaşırtmakla yetiniyor.
Az önce izlediğimiz şey size çok çarpıcı gelmemiş olabilir. Buna benzer görsel efektleri yıllardır sinemalarda, televizyonlarda izliyoruz. Ama işin püf noktası da bu zaten. O filmleri izlerken iki boyutlu perdelerden, camlardan başka bir dünyayı görüyoruz, bizimkini değil. Mesela şu anda beni elinizdeki cep telefonundan, bilgisayar ya da televizyonunuzdan izliyorsunuz. Ben kendi stüdyomdayım, siz de kendi odanızda. Peki ya ben de sizin odanıza en azından bir görüntü olarak gelip köşedeki sandalyeye oturabilsem nasıl olurdu? Ya da en sevdiğiniz film kahramanları, bir uzay gemisinin değil de sizin kapınızdan içeri girseydi? Az önceki balinanın basket sahasına gelmesi gibi iki farklı dünya birleşmiş olurdu. İşte bu konsept, biraz “Augmented Reality – Artırılmış Gerçeklik” biraz da “Virtual Reality – Sanal Gerçeklik”e benziyor. Tam olarak “Mixed Reality” adı veriliyor. “Karışık gerçeklik” diye tercüme edebiliriz. Bunun biraz felsefi bir tanımı daha var: Ayna Dünya.