Kategoriler
Çevre Tasarım

Nazca çizgilerinin sırrı

Size dünyanın en küçük ve en büyük kuşlarını göstereceğim. Söz büyüğün, su küçüğün. O yüzden suyu çok seven dünyanın en küçük kuşuyla başlayalım. 

Bu bir bee hummingbird. Yani “arı sinek kuşu.” Zaten büyükçe bir arı ya da iri bir sinek boyutlarında. Havada asılı gibi kalabilmek için saniyede 80 kez kanatlarını çırpıyor. Bu yüzden ona hummingbird denmiş. Dronların ya da ağzı kapalıyken konuşmaya çalışan insanların çıkardığına benzer “hımmmm”lama sesinden dolayı. Havada asılı kalmalarının sebebi, incecik gagalarıyla çiçek nektarlarını emebilmek…

Gelelim dünyanın en büyük kuşuna. Biliyorum aklınıza deve kuşu filan geliyor ama benim göstereceğim kuş yine bir hummingbird olacak. Gerçeği değil, bir çizimini göstereceğim. Önce bir uçağa atlamamız lazım.

Aşağıdaki arazinin üstünde gördüğünüz bu çizim de bir hummingbird. Uzunluğu 97.5 ve kanat açıklığı da 65.8 metre. Kimin yaptığı, neden yaptığı bilinmiyor. Ama tahminen 2000 yıldan beri orada durmaya devam ediyor. Uzun ince gagasıyla su ve nektar aramaya çalışıyormuş gibi bir hali var.

Burası Peru’daki Nazca Çölü ve gördüğümüz o devasa kuş resmi orada yalnız değil. 50 km2’lik bir alanda buna benzer yüzlerce çizim var. Bunları oluşturabilmek için binlerce geometrik şekil çizilmiş toprağın üstüne. Çizilmiş dediğime bakmayın, öyle kalemle filan değil; kazarak, kazıyarak yapmışlar. Oradaki kırmızımsı-kahverengi toprağın üst katmanından 10-15 cm derinlikteki parçayı kaldırınca farklı bir renk ortaya çıkıyor. Bu rengi bir kalemin çizgisi gibi kullanmışlar. 30 cm kalınlığındaki bu hayali kalemle toplam 1300 km uzunluğunda çizgiler çizmişler. Yeryüzünü bir tuvale dönüştürmüşler.

Kimler? Tam olarak bilemiyoruz. Neden yapmışlar? Onu da bilmiyoruz. Araştırmacılar yaklaşık 90 yıldan beri bu konuyu inceliyor, ancak gizemi hala çözülemedi. 

Bir dakika neden sadece 90 yıldan beri araştırılıyor? Bu çizgiler 2000 yıldan beri orada değil mi? Evet orada ama eskiden insanlar bunların bir şekil olduğunu anlayamıyormuş. Bu çizimler hakkında tarihteki ilk kayıt 1554’te yazılan “Peru Günlükleri” adındaki şu kitapta geçiyor. O bölgede eski patika yollar olduğu yazıyor. Bunların yol değil de şekiller olduğunu anlayabilmek için uçakların icat edilmesini beklemek gerekmiş. İlk kez 1927 yılında o çölün üstünden uçan uçaklarla bu çizgilerin yol değil de anlamlı çizimler olduğu görülmüş ve sonra da araştırılmaya başlanmış. 

Ancak uçakla havadan bakılırsa anlaşılabilecek kadar büyük şekilleri neden çizmiş olabilirler ki? Bunların arasında bir ilişki olabilir mi? Gelin şu haritaya bir bakalım. Balina, pusula, trapezoid, astronot, maymun… bir dakika, astronot mu?

Evet insana benzeyen bu şekle verilen isim, astronot. Çünkü bugüne kadar üretilen pek çok teori içinden belki de en ilginç olanı Erich von Däniken tarafından ortaya atılan “antik astronotlar” hipotezi. Bizden çok daha akıllı dünya dışı varlıkların çok eskiden gezegenimizi ziyaret ettiğini iddia eden bir görüş bu. Dünya dışı bir uygarlıkla yaşanan böylesi bir ilk temasın, insanlığın teknolojisini, kültürlerini, dinlerini ve hatta biyolojisini bile etkilediğini iddia ediyor. Örneğin Däniken “Tanrıların Arabaları” adlı kitabında Nazca ovasının bir havalimanı gibi olduğundan bahsediyor. İnsanlar değil de dünya dışı canlılar için yapılmış bir yer istasyonu. Yani binlerce ışık yılı uzaklıktan gelebilmeyi başaran bu uzaylılar dünyada nereye ineceklerini tam olarak bilemedikleri için yerlere örümcek ve maymun gibi şekiller çizmişler öyle mi?

Akademik çevrelerde pek ilgi görmeyen bu tezin özünde eski uygarlıkların ilkelliği ön yargısı var. Yani ellerindeki primitif araçlarla bu şekilleri yapamayacakları düşünülüyor. Oysa şu akbaba şekline bir bakın. Bu şekil Nazca’da değil Kentucky’de; 2000 yıl önce değil, 7 Ağustos 1982’de yapılmış. O sabah 6 kişi ellerinde sadece sopalar ve iplerle Nazca’daki akbaba figürünü kopyalamaya başlamışlar. 9 saat sonra bu devasa şekli oluşturan 165 anahtar noktayı işaretlemişler ve birkaç gün içerisinde de tüm şekli bitirmeyi başarmışlar. 

Bu şekilleri yapmak için gereken lojistik imkanlar yani sopa ve ip gibi malzemeler Nazca bölgesinde yaşayan eski insanların elinde de vardı. Tam olarak kim olduklarını isim isim hala bilemiyoruz ama sadece uzaylıların değil, insanların da bu tür şekilleri yapabilme becerisine sahip olduğundan eminiz. 

Geriye asıl önemli soru kalıyor? Neden? Bu jeoglifleri mağara duvarlarındaki resimlere benzetebilir miyiz? Bu tür çizimler dünyanın en eski sanat eserleri olarak kabul ediliyor. Tabi o zamanki insanlar sanatın ne olduğunu bile bilmiyordu. Kendi hikayelerini anlatmaya çalışıyorlardı. Nazca çizgilerinin en önemli farkı çok büyük olmaları. Eğer bu şekiller birer hikaye anlatıyorsa onu anlayabilmenin tek yolu havadan bakabilmek. 

Sadece havadan baktığınızda anlayabileceğiniz türde hikayeler. Belki bir uzay gemisi ya da uçakla olmasa da bir sıcak hava balonuyla görülebilen… Bununla ilgili teoriye geçmeden önce modern bir hikaye anlatıcısı olan bu videonun sponsoru KAFT’tan söz etmek istiyorum kısaca. KAFT; içinde bir fikir olan, özenerek hazırlanmış, farklı ve yaratıcı ürünlere sahip bir “tasarım markası.” Sıradanlıktan hoşlanmayan, estetik kaygısı olan, popüler kültürden uzak ve sanatsever bir kitleye hitap ediyor. Kuruluşunun 10. yılında daha soyut ve dijital dünyalara doğru bir yolculuğa çıkartmak için bizlere hazırladığı serilerden ilk üçü: Alonder, Karavana ve Vreemu. Yaptıkları her tasarımın bir hikayesi var. Alonder ‘Boyutsuzluk’ fikrinden yola çıkan, kendi halinde ve sakin. Karavana ise hatalar hakkında: “Hatalarımdan çok şey öğrendim. Ama hatalarım benden daha çok şey öğrendi.” 2021, KAFT’ın kabuk değiştirip daha soyut, dijital ve 3 boyutlu dünyalara adım attığı bir yıl olmuş. Bu tasarımları ve hikayelerini görmek için açıklamalar bölümündeki linki kullanabilirsiniz. Bir zamanlar geniş toprakları tuval olarak kullanan insanların, modern zamanlarda insan bedenini ve onu kaplayan kıyafetlerini nasıl tuvale dönüştürdüğünü inceleyebilirsiniz.

İnsanların içindeki hikaye anlatma güdüsü hiç değişmiyor. Peki Nazca insanları bu hikayeleri kime anlatıyordu? Antropologlar, etnologlar ve arkeologların farklı fikirleri var. 

1970’lerde Jim Woodman o bölgede araştırma yapmaya başlamış. Bir mezar soyguncusunun yardımıyla bazı gömüleri ortaya çıkarmış. Bunlardan birinde bir sıcak hava balonunun nasıl yapılacağının anlatıldığını iddia ediyor. Onun teorisine göre ölüleri gömmek yerine sıcak hava balonlarıyla uçurup Pasifik Okyanusu’na gönderiyorlarmış. Nazca insanlarının örme ve dokuma konusunda gelişmiş olduklarını gayet iyi bilen Woodman, bu konuda bir deney düzenlemeye karar vermiş. Arkeolojik bir deney. Nazca insanlarının sahip olduğu imkanları kullanarak bir sıcak hava balonu yapmış ve bir kaç dakikalığına da olsa uçurmayı başarmış. Fakat onun bu teorisi bir kaç yönden eleştiriliyor. Bölgedeki rüzgarlar batıdan doğuya estiği için balonu Pasifik Okyanusu’na değil de And Dağları’na sürükleyip parçalanmasına yol açar. Ayrıca son araştırmalar pek çok eski kültürde olduğu gibi Nazca insanlarının da ölülerini değerli eşyalarla birlikte gömdüğünü gösteriyor. Hatta ölen kişinin sosyal statüsü ne kadar yüksekse onu o kadar derine gömüyorlarmış. 

Hemen hepimizin aklına gelebilecek bir başka teori de bu şekillerin astronomiyle bir alakası olabileceği yönünde. Bu bölge büyük bir astronomi takvimi olabilir mi? Bir araştırmacı örümcek figürüyle Orion takımyıldızını eşleştirmeye çalışmış. Ancak 15 çizgiden sadece 3’ünü eşleştirebilmiş. Arkeolojiyle astronomi arasında dünyanın pek çok yerinde -mesela Stonehenge’de- bağlantılar kurulabildiği için özel bir bilimsel disiplin haline gelmiş durumda: Arkeoastronomi. Fakat bu konunun uzmanları Nazca’da yaptıkları tüm çalışmalara rağmen tatmin edici bir kanıt bulamamışlar.  

Bugüne kadar okuduğum pek çok teori içerisinde benim aklıma en çok yatanlar suyla ilişkili olanlar. Çünkü her şeyden önce Nazca çizgilerinde bana en çok şaşırtıcı gelen çizgilerin içeriği değil. Onların nasıl olup da bugüne kadar kalabildiği. Bir yerlere yeni beton döküldüğü zaman çocuklar hemen gidip üzerine bir şeyler çizer ya. Ya da Yeşilçam filmlerinde aşıklar ağaçların kabuklarına isimlerini yazıp aralarında saklambaç oynarlar. Betona ya da ağaca bırakılan o izler bile gelip geçicidir. Nasıl oluyor da toprağa çizilen şekiller 2000 yıldan uzun bir süre boyunca bozulmadan kalabiliyor? Bu çizgilerin bazılarından 1000 yıl sonra yapılan Ayasofya bile o kadar iyi korunmasına rağmen kaç kez tadilat gördü… Çünkü rutubet var. Nem. Su… 

Bu şekillerin o kadar iyi korunabilmesinin sebebi, bulundukları yerin iklimiyle alakalı. Orada hava neredeyse hiç değişmiyor. İzole bir çöl iklimi var. Son derece kuru. İdeal bir arşiv odasının sahip olması gereken özellikleri taşıyor. Ve hazır olun… Yılda sadece 20 dakika yağış alıyor. 

Bu ideal koşullara rağmen çizimlerin çoğunun kaybolduğu düşünülüyor. Daha da ilgincini söyleyeyim. Hala yeni çizimler bulunmaya devam ediyor. Daha geçtiğimiz Ekim ayında dev gibi bir kedi figürü keşfedildi. Bir yamaca yapıldığı için erozyon nedeniyle kaybolmak üzereyken tesadüfen bulunan bu figüre benzer daha pek çokları ortaya çıkabilir. 2019’da Japonya’lı araştırmacılar 143 tane yeni jeoglif keşfetti. Üstelik bölgeye gitmeden. Japonya’dan. Yüksek çözünürlüklü şuna benzer fotoğrafları incelemeye başladılar. Siz ne görüyorsunuz bu fotoğrafta? Siyah ve gri taşlardan başka? Japon araştırmacılar da pek bir şey göremedikleri için derin öğrenme algoritmaları geliştirip bir de öyle bakmışlar. Ve bu şekilde eğittikleri bir yapay zeka şu çizimi orada görmüş. 2 metre genişliğinde 5 metre uzunluğunda bir insan figürü. Makinenin gördüğü bir insan! Buna benzer daha yüzlerce silinmeye yüz tutmuş yeni şekiller ortaya çıkmış.

Bu şekillerin büyük bir çoğunluğu egzotik kuş çizimleri. Hani videonun başında gösterdiğim hummingbird – sinek kuşu benzeri canlılar. Bu kuşlar tabiki Nazca insanlarının yaşadığı o çölde yaşamıyorlar. Tropik iklimlerin tipik türleri bunlar. Yılda 20 dakika değil günde saatlerce yağmur alan yerlerin kuşları bunlar. Ben de işte tam bu yüzden çizgilerin amacıyla ilgili ortaya atılan teorilerden en çok suyla ilişkili olanları anlamlı buluyorum. Su, canlılığın kaynağı olduğu gibi değişimin de kaynağı. Suyun olduğu yerler sürekli değişir. Nazca’daki gibi donup kalmaz.

Belki de o insanların anlattığı hikaye buydu. İçinde yaşadıkları çölün değişmesini istiyorlardı. Büyük bir ihtimalle göklerde yaşadıklarına inandıkları ilahlara hikayeler yoluyla ulaşmaya çalışıyorlardı. Tropik kuşların kendi göklerinde de kanat çırpmasını diliyorlardı. İstedikleri şey tıpkı kuşlar ya da tüm canlılar gibi en çok ihtiyaç duydukları şeydi. Su. 

Onlar eremediler muradına, ama biz tam da o yüzden öğrenebildik onların bu hikayesini…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir