Kategoriler
Motivasyon

Şu 3 kelimeyi unutmayın: Citius, Altius, Fortius

Şu 3 kelimeyi unutmayın:

Citius, Altius, Fortius
Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü.

Bu üç kavram insanlığın ilerleme arzusunu ne kadar da güzel anlatıyor, öyle değil mi? Ve uzaya yükselmekte olan bir roketle ne kadar uyumlu gözüküyor.

Oysa bu sözler herhangi bir roketin üstüne hiç yazılmadı. Keşke yazılsaydı. Kimsenin aklına gelmedi herhalde. 

Bu sözleri Fransa’da gençler arasında düzenlenen bir spor müsabakasının açılışında Henri Didon adında bir hatip söyledi. Ta 1881 yılında. O etkinliğe katılan kişilerden biri bu sözleri çok beğendi. Daha sonra da sadece oradaki gençlere değil sporla ilgilenen tüm insanlara ilham olabilsin diye Olimpiyat komitesine sundu. Onlar da bunu çok beğendiler ve bir “motto” haline getirdiler. Çünkü kendi tanımlarıyla “Olimpik hareketin ideali sadece atletik ve teknik değildir, aynı zamanda insanlara ahlaki ve eğitici bir bakış açısı kazandırmayı da ifade eder.”

Popüler sporlarla pek ilgili olduğumu söyleyemem. Ben daha çok frizbi, lacrosse, satranç, quidditch (tabi muggle quidditch) gibi sporlarla ilgileniyorum. Ve evet kimilerine göre satranç sadece bir oyun ama bana göre aynı zamanda bir spor. Sonuçta bazıları 8-9 saat süren maçlarda kendinizi fiziksel olarak zorluyorsunuz, bunlara hazırlık için egzersiz yapıyorsunuz, rekabet ediyorsunuz. Yine de ikna edemedim mi sizi? Peki şöyle oynasak? Çok daha atletik oldu. Bu da yetmezse onu iyice zorlu hale getirmek için boksla birleştirebiliriz. Evet, böyle bir şey gerçekten var: “satranç boksu.” Bu iki geleneksel disiplini birleştirip hibrit bir spor icat etmişler. İki kişi, 11 round boyunca önce 4 dakika satranç oynuyor, sonra kalkıp boks yapıyorlar. Taraflardan biri diğerini mat edene ya da nakavtla kazanana kadar bu böyle devam ediyor. 

Eğer böyle dostlar arasında konuşurken, ortak bir paydayı yakalayabilmek için popüler bir spordan bahsetmem gerekirse genellikle basketboldan söz açarım. Unutamadığım maçlar ve tabi onları unutulmaz kılan oyuncular aklıma gelir. Mesela 1997’deki NBA finalleri. 5. oyunda Chicago Bulls, Utah Jazz’la mücadele ediyordu. Her iki takım da çok iddialıydı. Her iki takımda da çok güçlü isimler vardı. Ama benim favorim elbette Michael Jordan’dı. Sadece diğerlerinden daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü olduğu için değil. Aynı zamanda insanlara ahlaki ve eğitici bir bakış açısı kazandırmayı da başardığı için. Nasıl mı? Şöyle…

Jordan o maçta da atletik ve teknik bir gösteri yapıyordu. Ama bu kez her zamankinden biraz daha düşük bir performansı var gibiydi. Ne kadar sayı atarsa atsın, rakip takım hep birkaç adım öndeydi. İkinci yarıdan sonra Jordan oldukça yorulmuş gözüküyordu. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Her zamankinden daha fazla terliyordu. Yine de 43 dakika içinde takımına 35 sayı kazandırdı. Fakat bu da yeterli olmadı. Maçın bitimine 26 saniye kala hala rakip takım Utah Jazz öndeydi. Geri kalan son 25 saniyede bir şey yapamazlarsa sadece o maçın değil finallerin de galibiyetini kaptıracaklardı. Ve işte o en kritik son dakikada bir kez daha gücünü toplayıp konsantre oldu. Arkadaşı Scottie Pippen’ın verdiği güzel pası kaçırmadı ve nefis bir 3’lük atış yaptı. Maçı kazanmışlardı. Herkes sevinç içinde birbirine sarılırken Michael Jordan oturduğu yere yığılıp kaldı. 

Bu maça spor literatüründe daha sonra “flu game – grip oyunu” adı verilecekti. Çünkü Michael Jordan grip semptomlarıyla ve 40 derece ateşle sahaya çıkmıştı. Görgü tanıkları ne zaman oyuna ara verilse modunun düştüğünü ve ne zaman oyuna devam etse sanki hiçbir şey yokmuş gibi oynamaya devam ettiğini söylemişti. Jordan daha sonra maçın bazı kısımlarını hatırlamadığını ifade etti: “Neredeyse kendimden geçiyordum” demişti. “Çok susuzluk çekiyordum, nefes bile alamıyordum…”

  • Gerçekten yorgundum. Çok zayıftım, ama bir şekilde güçlü kalacak enerjiyi buldum. Onu çok fena istedim!

Neyi çok fena istiyordu? Tüm bunlara neden katlanıyordu? Basit bir basketbol maçını kazanmak için mi? 

Hayır. 

Nasıl satranç sadece bir oyun değil aynı zamanda bir sporsa, basketbol da sadece bir spor değil aynı zamanda bir oyundur. Akıl oyunu.

Jordan o gün vücudundan çok aklıyla oynamıştı. Karşısındaki rakiplerinden çok kendisiyle mücadele etmişti. O yüzden o gün bir değil, iki kez galip olmuştu. Hem zihnen, hem bedenen. Hem zekasıyla hem de onun güç verdiği çevikliğiyle.

Bunları yaparken onu izleyen bizlere bir de ahlaki ve eğitici bir bakış açısı kazandırmıştı. Çünkü o en zor koşullar altında bile kendisini yıldırmayan olimpiyat ateşi gibi bir alevi keşfetmişti içinde. Onun gücüyle yerçekimine karşı mücadele veren bir roket gibi dimdik durmuştu.  

“Vazgeçmek istemedim. Ne kadar hasta olursam olayım, ne kadar yorgun olursam olayım ya da enerjim ne kadar düşük olursa olsun. Ekibime, Chicago kentine, dışarı çıkıp bu ekstra çabayı gösterme zorunluluğu hissettim.”

İşte ait olduğu topluluğa karşı hissettiği bu sorumluluk duygusu, son 25 saniyede o maçı kazandırdı. Ve o 25 saniye 25 yıldır hala insanların dilinde. Sosyal medyada bugün bile bu tür zorluklara rağmen pes etmeyen insanların o anı hatırlayıp paylaşımlar yaptığını görebilirsiniz. Sonradan gösterdiği semptomların gripten değil gıda zehirlenmesinden olduğu ortaya çıktı ama; o maçın da, böyle bir durumda bile pes etmemenin adı da “flu game” olarak kaldı. 

Bu videoda sesimin biraz farklı olduğunu fark etmişsinizdir belki. Çünkü birkaç gündür ben de bir “flu game” oynuyorum. Aslında 3 gün önce vücudum ve sesim çok daha kötü durumdaydı. O gün galaksimizin merkezinde ilk kez görüntülenen kara deliğe ilişkin açıklamaların yapıldığı basın toplantısını sizlere canlı olarak aktardığım yayında ve sonrasında hazırladığım videoda çok daha net anlaşılıyor bu. İşte böyle durumlarda Michael Jordan aklıma geliyor hep. Evet ben bir sporcu değilim ama biz burada bir topluluğuz. Jordan’ın takım arkadaşları için hissettiği sorumluluk duygusuyla attığı 3’lük sayıyı yapamam belki ama benzer bir duyguyla ben de kendimce çok önemli gördüğüm bazı gelişmelerin heyecanını bu topluluğa ulaştırmak istiyorum. 

Yanlış anlaşılmasın. Vücudunuzu zorlayın demeye çalışmıyorum. Yorgun, yılgın, bitkin hissettiğiniz anlarda aklınızı yoklamaya başlayın diyorum. Çeviklik kazanmak için zekanızı kullanın. Çünkü daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü olmamız lazım.

Bu sözlerin Fransa’da gençler arasında düzenlenen bir spor müsabakasının açılışında ilk kez söylendiği 1881’de dünyaya gözlerini açan başka biri de çok daha sonraları şu sözleri söyledi biliyorsunuz:

“Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim.
– Mustafa Kemal Atatürk”

19 Mayıs’ta hem bu sözü söyleyen Atatürk’ü anacağız hem de gençlik ve spor bayramını kutlayacağız. Her yıl yapınca ve her yıl söylenince bazı sözleri öylesine söyleyip geçiyoruz. Oysa bu sözün üzerinde biraz daha durup düşünmemizi istiyorum. 

Olimpiyatların mottosuyla bir karşılaştırın. Adeta birbirini tamamladıklarını göreceksiniz.

Citius, Altius, Fortius
Daha hızlı deyince çevikliği,
Daha yüksek deyince zekayı,
Daha güçlü deyince ahlak anlayışını çağrıştırmıyor mu?

Gördüğünüz gibi Atatürk’ün de Olimpik hareketin de ideali sadece atletik ve teknik değil, aynı zamanda insanlara ahlaki ve eğitici bir bakış açısı kazandırmak.

Geçtiğimiz yaz Olimpiyat Komitesi bu slogana bir ara çizgi çekip yeni bir kelime daha ekledi: Communiter – Birlikte! 

“O ilk temel üç kavramı ancak bir arada durarak yapabiliriz” dediler. Birlikte daha güçlü olabiliriz. Bir topluluk olarak. Michael Jordan’a en zor anlarında güç veren şey de oydu. Arkasında ait olduğu bir topluluğun, bir takımın, tüm bir Chicago kentinin olduğunu hissetmek.

İşte biz de birbirimize böyle güç vermeliyiz. Bireyler, aileler, takımlar, kurumlar, organizasyonlar. Herkes kendi üzerine düşen sorumluluk bilinciyle ne yapabileceğine bakmalı. 

—–

Bu konuyla ilgili bu kez bizim spor dünyamızdan çok güzel bir dayanışma örneği vereyim şimdi. Paribu, Türk sporuna ve sporcularına destek olmak için Team Paribu’yu hayata geçirmişti. Yarını inşa edenlerin takımı! Genişleyen kadrosunda bu yıl pek çok milli sporcumuzun yer aldığı Team Paribu’da özellikle bireysel branşlardaki sporcuların hem müsabakalara hazırlık süreçlerinde hem de Türkiye’yi temsil ederken onların yanında yer alıyor. Sporculara sağlanan bu desteklerin yanı sıra Team Paribu, spora ilgi duyan herkesi farklı projeler etrafında birleştirmeyi hedefliyor. Team Paribu Mentor programı kapsamında takımın sporcuları, kendi branşlarında spor yapan gençlerin profesyonel birer sporcu olmasına destek oluyor ve gelişimlerine katkı sağlıyor. Yakında hayata geçirilecek Team Paribu Atölye etkinliklerinde ise çocuklar ve gençler başta olmak üzere, spora ilgi duyan herkes Team Paribu sporcularının antrenman süreçlerine tanık olabilecek. Bunun yanında, İhtiyaç Haritası iş birliğiyle gerçekleştirilen “Team Paribu Seninle” projesi kapsamında okullarda ve spor kulüplerindeki gençlerin ekipman ve kıyafet ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu projeyle de daha çok gencin sporla buluşması amaçlanıyor. Yarını tutkuyla, kararlılıkla, azimle, sabırla, inançla, emekle, disiplinle, özveriyle, güçle, cesaretle inşa edenlerin takımı Team Paribu’yu daha yakından tanımak için açıklamalar bölümündeki bağlantıyı kullanabilirsiniz.

—–

Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü. 

En büyük isteğim, zeki, çevik ve ahlaklı gençlerimizin sadece sporda değil hayatın her alanında daha hızlı, daha yüksek ve daha güçlü olmaları. 

Tıpkı bir roket gibi… Hatta bir roket yapmaları ve bu roketin üstüne bunları yazmaları…

Çok şey mi istemiş oldum?

Bakın rakiplerini altedip, her girdikleri yarışı kazanmaları demiyorum. Çünkü bu sloganla bizi tanıştıran olimpiyatlarda en önemli şey kazanmak değil, katılmaktır; tıpkı hayattaki en önemli şeyin zafer değil mücadele olması gibi. Önemli olan fethetmek değil, iyi mücadele vermektir.

Öyleyse bana müsaade… Hazırlanmam gereken bir satranç boksu var!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.