“Uzayda kimse çığlığınızı duyamaz.”
Bu söz Alien filmine atfedilir ama inanın hiçbir Alien filminde böyle bir söz söylenmedi. Aslında bu söz pazarlama amacıyla sonradan afişlere eklenen bir slogan.
Acayip artistik, cool bir ifade. Aklımıza da yatıyor değil mi? Çünkü lise fizik derslerinden bildiğimiz gibi, sesin bir yerden başka bir yere seyahat edebilmesi için fiziksel bir ortama ihtiyacı vardır. Titreşecek bir madde olması gerekir. Çarpışacak atomlar, dalgalanacak moleküller gerekir. Tıpkı dünyada soluduğumuz havanın içinde olan şeyler gibi.
Ses, havada tıpkı bu yayda olduğu gibi boyuna dalgalar halinde yayılır.
Konuştuğumuzda havada oluşan basınç, molekülleri aynen buradaki yay halkaları gibi birbirine çarptırır. Enerji bu çarpışmalar silsilesiyle iletilir.
Fakat deniz seviyesinden yaklaşık 100 km kadar yukarı çıktığımızda, yani atmosferin ötesine geçtiğimizde, atomlar birbirlerinden o kadar uzaklaşır ki…
…ses dalgaları ilerleyecek bir yol bulamaz. Çarpışacak atomlar birbirinden çok koptuğu için enerji aktarılamaz.
Titreşim sönümlenir. Yani evet, uzay boşluğunda bağırmaya çalışsaydınız, kendi sesinizi dahi duyamazdınız.
Gerçekten de uzayda kimse çığlığınızı duyamaz!
Peki o zaman doktor bu ne!
Şu anda 2003 yılında keşfedilen bir sesi duyuyorsunuz. Perseus Gökada Kümesi’nin merkezindeki kara delikten yayılan gerçek akustik basınç dalgaları bunlar. Yani kelimenin tam anlamıyla uzaydan gelen ses!
Evren sandığımızdan çok daha gürültülü bir yer arkadaşlar. Galaksilerin arasında gaz bulutları var. Gezegenlerin manyetik alanları var. Tıpkı bizim gezegenimizin olduğu gibi. Ve o meşhur kara deliklerin, o karanlık kalbinde az önce de duyduğumuz gibi neler var neler. Yüzyıllar boyunca evrene sadece gözlerimizle baktık. Sonra işte aynalarla merceklerle teleskop gibi şeyler icat ettik. Bir de onlarla baktık. Evreni bugüne kadar sadece gördük, inceledik, ama onu duyabileceğimizi hiç düşünmedik. Bu videoda işte bu sessizlik yanılgısını yıkacağız.
Çünkü bilim insanları, geleneksel ses dalgalarının yayılamadığı yerlerde evreni dinlemek için farklı yöntemler kullanıyor. Az önce dinlediğimiz karadelik plazması veya Mars’taki atmosferik basınç dalgaları gibi fiziksel titreşimlerden oluşan “Gerçek Akustik” bunlardan sadece ilki. Bunun yanında radyo dalgalarının ve elektromanyetik dalgalanmaların işitilebilir frekanslara çekildiği “Kozmik Gürültü” ile görsel teleskop verilerinin dijital algoritmalarla tamamen sese ve müziğe dönüştürüldüğü “Sonifikasyon” teknikleri var.
Videonun ilerleyen dakikalarında özellikle bu sonifikasyon yöntemiyle elde edilen o inanılmaz melodileri dinlemenin yolunu göstereceğim sizlere. “Uzayın seslerini” duyduğunuzda kulaklarınıza inanamayacaksınız.
—
Peki, şimdi gelelim uzaydaki sesler meselesine. Ortamda titreşecek bir hava yoksa evreni nasıl duyacağız? Bu nedir biliyor musunuz? Evet bu soruyu sormak zorundaydım. Bu bir plak arkadaşlar. Eskiden müzik bu siyah büyük yuvarlak şeylerle dinlenirdi. Peki nasıl oluyor da böyle bir siyah plaka “uzay gibi boş gözüken bir alan” ses çıkartabiliyor?
Yüzeyinde minicik girintiler, çıkıntılar var. Bunların üzerine özel bir iğneyle dokunduğunuzda o garip ve anlamsız gözüken şekilleri sese çeviriyor.
Uzaydaki o irili ufaklı cisimlerin çıkarmış olabileceği sesleri duyabilmek için de buna benzer bir mantıkla “sonifikasyon” denilen bir işlem yapılıyor.
“Sonifikasyon” verinin sese dönüştürülmesi işlemi demek. İnsan aklının anlayamayacağı bazı verileri nasıl infografik şeklinde görselleştirip sosyal medyada paylaşıyorsak, bilim insanları da yine insan aklının algılayamayacağı bazı özellikleri tespit etmek için bu “sonifikasyon” işlemini yapıyor.
Yine bu plak benzetmesiyle gidelim. Bu “evren”di hatırlarsanız. İçinde yıldızlar var, gezegenler var, galaksiler var ve bunlar sürekli dönüyorlar. Ve bu arada da durmaksızın uzaya radyo dalgaları yayıyorlar; X ışınları, manyetik alan titreşimleri yayıyorlar.
Bunlar bizim kulaklarımızın doğrudan algılayabileceği “mekanik” ses dalgaları değil. Ama tıpkı bu plağa dokunan iğnenin görünmeyen girinti ve çıkıntıları sese dönüştürmesi gibi… dur daha da iyi bir örnek geldi aklıma, bir radyonun gökyüzündeki görünmez sinyalleri yakalayıp müziğe çevirmesi gibi, gökbilimciler de teleskoplardan ve uzay araçlarından gelen bu dijital verileri alıp, insan kulağının duyabileceği frekans aralıklarına haritalıyorlar.
—
İşte tam olarak bu işlemi sizin de deneyimleyebilmeniz için NASA harika bir araç hazırlamış: “Hearing Hubble” yani Hubble’ı Duymak.
Aşağıya açıklamalara linkini bırakıyorum, videodan sonra mutlaka girip kurcalayın. Uygulamayı açtığınızda karşınıza Hubble Uzay Teleskobu’nun çektiği fotoğraflar çıkıyor, mesela ekranda şu an NGC 3603 adlı yıldız kümesinin o muhteşem görüntüsü var.
Az önceki plak iğnesi örneğini hatırlayın. Burada da fotoğrafı okuyan sanal bir iğne, bir tarayıcı var. Sağ taraftaki “Direction” (Yön) menüsünden bu tarayıcının veriyi hangi yönde okuyacağını seçiyorsunuz. İster sağa doğru düz bir çizgi halinde (Right), ister yukarıdan aşağıya (Down), isterseniz de merkezden dışa doğru saat yönünde (Clockwise) ya da tersi şekilde okutabiliyorsunuz.
İşin en eğlenceli kısmı ise kompozisyonu sizin yapmanız. Yıldızların ve gaz bulutlarının parlaklık verisini (“Data: Brightness”) alıp nasıl bir sese dönüştüreceğinize siz karar veriyorsunuz. Enstrüman olarak bir Arp (Harp) seçip, melodinin tonunu “Mutlu” (Happy) olarak ayarlayabilirsiniz, ya da gizemli. Dalga formunu da pürüzsüz (Smooth) yerine nazik yapalım.
En alttaki hız çubuğundan taramanın ne kadar yavaş veya hızlı olacağını belirleyebilir ya da Hubble teleskobunun çektiği başka görüntülere atlayabilirsiniz. Plak değiştirmek gibi. Bir nevi kendi evrensel plağınızın DJ’i oluyorsunuz!
—
İşte “sonifikasyon” dediğimiz şey tam olarak böyle bir şey arkadaşlar. Az önceki araçla evrenin plağını nasıl çalacağınızı, nasıl kendi müziğinizi yapacağınızı gördünüz.
Ama derseniz ki, “Ben o kadar ince ayarla uğraşamam, DJ’lik yapmak istemiyorum. Bunun hazır yapılmışı yok mu?”… Elbette var! Size NASA’nın kendi elleriyle hazırladığı bir “kozmik playlist” vereyim.
Açıklamalara bir link daha bırakıyorum. Bu sayfa, Hubble Uzay Teleskobu’nun yakaladığı o en ikonik görüntülerin bizzat NASA’daki bilim insanları ve müzisyenler tarafından sese dönüştürüldüğü bir arşiv. Yani evrenin resmi müzik çalma listesi bu! İçinde galaksi kümelerinden büyüleyici bulutsulara kadar pek çok fotoğrafın sonifikasyon örneği var. Işık ne kadar parlaksa ses o kadar yükseliyor, gaz bulutları derin bir uğultuya, tek tek parlayan yıldızlar ise zil seslerine dönüşüyor.
—
Şimdi, aranızda haklı olarak şöyle düşünenler olabilir: “İyi de verileri, sayıları alıp bir algoritmaya sokmak, sonra da ona ürkütücü bir uğultu ya da arp sesi atamak biraz yapay değil mi? Biraz zorlama, biraz havalı bir DJ hilesi gibi sanki…”
Eğer “sonifikasyon” dediğimiz bu veri çevirisi işlemi size yeterince ‘gerçek’ gelmiyorsa, uzayın kendi orijinal sesi değil de sadece bizim bir yorumumuz gibi hissettiriyorsa… Size hak veriyorum. Ama sıkı durun. İşin algoritmalara, veri çevirilerine, dijital yorumlamalara hiç ihtiyaç duymayan bir boyutu daha var.
—
Örneğin, şimdi en tanıdık yerden, kendi gezegenimizden başlayalım. Uzaydan bakıldığında gayet sessiz ve huzurlu gözüküyor. Sağolsun Artemis 2 görevindeki astronotlar da bunu bir kez daha bize gösterdiler. Ay gibi evreleri bile var Dünya’nın. Meşhur fotoğraftaki ismiyle mavi bir bilye gibi. Ama içinde yaşadığımız için gayet iyi biliyoruz ki hiç de sakin bir gezegen değil burası. Üstelik bilmediğimiz bazı garip sesler de çıkartıyor.
Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) Swarm uyduları, yakın zamanda ilginç bir şey keşfetti. Dünya’yı ölümcül kozmik radyasyondan koruyan manyetik bir kalkanımız var ya, işte onun hareketlerini kaydetti. İşte videonun başında bahsettiğim o “Kozmik Gürültü”nün en yakın örneği bu. Kulaklarımızın duyamadığı elektromanyetik ve manyetik dalgalanmaların sese çevrilmiş hali. Bilim insanları bu verileri dinlenebilir frekanslara çevirdiğinde, ortaya işte böyle bir şey çıktı. Ürpertici bir ses. Sanki derinlerden gelen, nefes almaya çalışan bir canavarın homurtuları gibi bir ses. Bizi hayatta tutan bu görünmez kalkan, Güneş fırtınalarıyla çarpıştıkça uzayın boşluğunda titreşiyor. Bu titreşimlerin sese çevrilmiş hali işte böyle. Yani bu sesi bir filmde duysak, abartmışlar deriz. Ama şöyle hayal edin, evinizdesiniz ve dışarıda bir fırtına var, o fırtına evin duvarlarına, çatısına, pencerelerine çarptıkça böyle korkutucu sesler çıkarıyor. Duyduğunuz şey neredeyse tam olarak bu. Evimiz olan Dünya’nın duvarları, çatısı, pencereleri diyebileceğimiz manyetik alana bir Güneş fırtınası çarptığında böyle sesler ortaya çıkıyor. Hatta bu uğultu sesini 2022’de Danimarka’nın Kopenhag kentindeki Solbjerg Meydanı’nda toprağa gömülü hoparlörler aracılığıyla günde üç kez halka dinletmişler.
Güneş demişken, NASA’nın araçları, gözlemevleri, sevgili yıldızımızı hem dışından hem de içinden sürekli inceliyor. Evet içinden diyorum çünkü onun içinde, derinliklerinde devasa plazma nehirleri var. Yüzeyinde sismik patlamalar meydana geliyor ve işte bunların yarattığı dalgalanmaları yıllardır dikkatle izliyorlar.
Bu kaseye vurduğumda çıkan sesi, kasedeki o titreşimi hissediyorsunuz değil mi? Bu kasenin büyüklüğü, kalınlığı ve yapıldığı malzeme bu sesin tınısını belirliyor. Eğer içinde bizim gözle göremediğimiz bir çatlak ya da farklı bir metal karışımı olsaydı, sesi tamamen farklı çıkardı.
İşte Güneş de tam olarak böyle çalışıyor. İçindeki sismik fırtınalar ve plazma hareketleri, bütün yıldızın dev bir kase ya da bir çan gibi titreşmesine neden oluyor.
Bu sismik veriler insan kulağına uyarlandığında, Güneş’in son derece düşük frekanslı, derin ve bas bir ritimle sürekli zonkladığını, çınladığını duyuyoruz.
Öyle ki, NASA araştırmacıları bu sayede Güneş’in iç yapısını haritalandırabiliyor; Evet, bir yıldızın içine bakıp içini görebilecek türde bir cihazımız yok. Ama tıpkı bu kaseden çıkan titreşimleri dinleyerek onun yapısını anlayabildiğimiz gibi, Güneş’in de yankılarını dinleyerek adeta iç organlarının nasıl çalıştığını sezebiliyoruz.
Tabii yine ışığı ve titreşimleri sese çevirdiğimiz bir yöntem bu. Tıpkı plağın pütürlü yüzeyini sese çevirmek gibi. Bakın yine çeviri dedim… ama uzayda duyduğumuz her şey illa böyle bir “çeviri” veya sonifikasyon olmak zorunda değil.
Hemen çok uzaklara, devasa galaksilere gitmeden önce komşumuzdan başlayalım. Bazen başka bir dünyanın sesini duymak için tek yapmanız gereken, o gezegenin yüzeyine inip sıradan bir mikrofon açmaktır.
19 Şubat 2021. İnsanlık tarihinde ilk defa, Mars yüzeyinden doğrudan kaydedilmiş, işlenmemiş, ham bir ses dalgası duyduk. NASA’nın Perseverance uzay aracı, Mars yüzeyine indiğinin hemen ertesi günü üzerindeki mikrofonu açtı ve bu sesi kaydetti. Başka bir gezegende esen rüzgarı ilk kez duymuş olduk.
Mars’ta bir ilk olsa da, başka bir gezegen yüzeyinden alınan ilk ses kaydı bu değil. 1982 yılında Sovyetler Birliği’nin Venera 13 ve Venera 14 sondaları aracılığıyla Venüs yüzeyinden sesler kaydedildi. Ayrıca 2005 yılında Huygens sondası da Satürn’ün uydusu Titan’dan akustik mikrofon kayıtları aldı.
Bakın bunlar “sonifikasyon” yani verilerin sese çevrilmesi değil. Bu, tıpkı şu an kendi odanızdaki sesleri duyduğunuz gibi, Mars’taki hava moleküllerinin doğrudan bir mikrofona çarpmasıyla oluşan gerçek bir akustik kayıt. Nasıl geliyor kulağınıza? Sanki bir deniz kabuğunu kulağınıza dayadığınızda duyduğunuz ses gibi değil mi?
Neden böyle biliyor musunuz?
Mars’ın atmosferi, bizimkinden yaklaşık yüz kat daha ince ve yüzde 95 oranında karbondioksitten oluşuyor. Bilim insanları, Perseverance’ın kaydettiği bu rüzgar seslerini ve kayalara ateşlediği lazerlerin yankılarını incelediklerinde inanılmaz bir akustik anomali fark ettiler. Eğer Mars yüzeyinde uzay giysisi olmadan durup arkadaşınıza seslenebilseydiniz, kendi sesinizi tanıyamazdınız. Karbondioksit açısından zengin bu ince atmosfer, yüksek frekanslı sesleri, yani o ince ve tiz tonları adeta bir sünger gibi emiyor. Söylediğiniz kelimeler ağzınızdan çıkar çıkmaz boğuluyor, geriye sadece kalın, bas tonlar kalıyor. Sanki kalın bir yorganın altından ya da suyun dibinden konuşuyormuşsunuz gibi boğuk bir sese dönüşüyor.
Hatta daha da garibi var. Mars’ta bas sesler saniyede yaklaşık 240 metre, tiz sesler ise 250 metre hızla hareket ediyor. Yani ben size Mars’ta seslensem, “merhaba” kelimesinin tiz harfleri önce, bas harfleri sonra ulaşırdı kulağınıza. Sanki iki farklı ağızdan, iki farklı anda konuşuyormuşum gibi. Güneş sisteminde ses hızının duyulabilir frekans aralığının tam ortasında ikiye ayrıldığı tek gezegen Mars.
Demek ki gezegenlerin atmosferleri olduğu sürece, onlarda sesin var olduğundan eminiz. Peki ya o gezegenlerden ayrıldığımızda arada ne oluyor? Uzayın o karanlık ve dondurucu boşluğuna açıldığımızda?
Hatırlıyor musunuz videonun en başında ne demiştik?
Peki o zaman doktor bu ne!
Bu 2003 yılında, NASA’nın Chandra X-Işını Gözlemevi tarafından bir kara deliğin etrafında keşfedilen ses dedik değil mi?
Yine başta bir şey daha demiştik. Biz uzayı, evreni bomboş zannediyoruz. Bir vakum gibi düşünüyoruz. Ve bu kocaman bir yanılgı. Evet çoğunlukla boş olmakla birlikte, galaksilerin arası, özellikle de Perseus gibi dev kümelerin içi aslında tamamen boş değil; milyonlarca derece sıcaklığında gaz ve plazma okyanuslarıyla dolu. İşte bu gaz bulutu, fiziksel bir ortamdır. Ses dalgaları böyle bir ortamda hareket edebilir.
Ediyor da zaten.
Süper kütleli kara delik muazzam bir enerjiyle etrafındaki maddeyi savururken, tıpkı karanlıkta dev bir davula vurulmuş gibi o sıcak gazı itiyor ve uzayın dokusunda gerçek, fiziksel ses dalgaları yaratıyor. Hatta fizikçiler bunun müzikal notasını bile bulmuşlar: “Si bemol.”
Fakat özel bir si bemol. Bir piyanoda basabileceğiniz türden bir nota değil bu. İnsan kulağının duyabildiği orta Do (middle-C) notasının tam 57 oktav altında. Bu o kadar derin, o kadar yavaş ve frekansı o kadar düşük bir ses ki, tek bir dalganın titreşimini tamamlaması yaklaşık 10 milyon yıl sürüyor. Yani bir başka deyişle bu, evrende şimdiye kadar tespit edilmiş en derin, en bas nota.
Peki bu bir notaysa, o notalarla yapılan şarkıyı gerçekten duymak nasıl bir şey olurdu? İşte bilim insanları bunu merak ettiler ve kara deliğin bu orijinal, fiziksel ses dalgalarının verisini alıp insan kulağının duyabileceği bir aralığa, yani tam 57, 58 oktav yukarıya taşıdı.
İşte en başta duyduğumuz o ses böyle bir yöntemle ortaya çıkmış oldu. Yani bu bir yorum değil. Bu gerçek akustik bir ses dalgası. Fakat bizim duyma eşiğimizin çok çok altında.
Bizler yüz binlerce yıl boyunca, uzayı tümüyle sessiz sandık. Çoğunlukla öyle de olsa artık yeni keşifler ve teknikler sayesinde başka türlü de görmeyi ve duymayı öğreniyoruz. Biyolojik sınırlarımızı aşmaya çalışıyoruz. Ve bu sayede o sürekli dönmekte olan karanlığın aslında frekanslarla, dalgalarla, titreşimlerle nasıl çalkalandığını fark ediyoruz.
“Uzayda kimse çığlığınızı duyamaz!” Alien filminde bu söz hiç geçmese de afişe yazdıkları bu söz doğru. Ama en az onun kadar doğru olan bir şey daha var. Yeterince iyi dinlemeyi öğrenirsek, evrenin nefes alışını duyabiliriz.