Kategoriler
Genel Verimlilik

Yürüyelim Arkadaşlar!

“Bütün ümidim gençliktedir.”
– Atatürk

Gelin şimdi bu nehrin sularının akıp giden zamanı temsil ettiğini düşünelim. Eğer bulunduğumuz bu nokta şimdiki zamansa gelecek zaman nehrin hangi tarafıdır? Nehrin yukarısı mı yoksa aşağısı mı? Sekiz Dağ romanında yürüyüş yapan baba yanındaki oğluna tam da bu soruyu sorar. Oğlu da bir müddet düşündükten sonra nehrin akmaya devam ettiği tarafı, aşağısını gösterir. Gelin biz de bunu biraz düşünelim. Düşünmek için biraz yürüyelim.

Sizi bilmem ama benim favori sporum bu: yürümek, tabi spordan sayılıyorsa. Mümkün olan her yere yürüyerek gitmeyi seviyorum. Sadece daha sağlıklı olmak için değil. Gerçi taa 2600 yıl önce Hipokrat “insanın en iyi ilacı yürümektir” dediğinden beri yürümenin faydaları saymakla bitirilemiyor ama ben daha çok kendi içime doğru bir yolculuk yapabilmek için yürüyorum. Sadece fiziksel değil zihinsel olarak da çok iyi geliyor bana.

Bilim ve teknoloji dünyasından ünlü isimlerin sık sık yürüyüşe çıktığını duymuşsunuzdur. Albert Einstein çalışmaları sırasında ne zaman bunalsa Princeton Üniversitesi’ni çevreleyen ağaçların arasına atarmış kendisini. Apple’ın kurucularından Steve Jobs toplantılarını yürürken yapmayı tercih edermiş. Henry David Thoreau, “Ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlar” demiş. Tüm bu ünlü isimlerden çok daha az tanınan birinin yazdığı bir kitap dikkatimi çekti geçenlerde. Dikkatimi çekti, çünkü kitabının adı “Yürümek.” İngilizce’ye daha yeni çevrildi, umarım kısa sürede Türkçe’ye de çevrilir çünkü Norveçli yazarı Erling Kagge gerçekten çok ilginç bir kişi. Avukat, sanat koleksiyoncusu, yazar ve yürür. Bir çeşit yürüme filozofu. “Three Poles Challenge – 3 Kutup Meydan Okuması”nı yürüyerek gerçekleştiren dünyadaki ilk kişi. Önce Kuzey Kutbu’na yürümüş. Sonra Güney Kutbu’na. Peki 3. Kutup ne diye soracaksınız? Everest. Oraya da tırmanmış. Böyle şeyleri duyunca etkilenmekle birlikte pek çoğumuzun yapamayacağı şeyler olduğu için çok yakın bir ilişki kuramıyoruz bu tür insanlarla. Ancak yazar bu kitabında sadece bu zorlu ekspedisyonlardan bahsetmiyor. Gündelik yürüyüşlerini de aktarıyor. Gezdiği kentleri yürüyerek daha iyi keşfettiğini anlatıyor. Yaşadığı şehir Oslo’da da sürekli yürüdüğünü söylüyor. Peki neden? Neden bir hedefe daha hızlı gidebilmek varken daha yavaş ve meşakkatli olan yöntemi tercih ediyor?

“Bir dağın içinden arabayla giderken etrafındaki her şey, kayalar, ağaçlar, yamaçlar, nehirler hızla geçmişe doğru akar; hayat katlanır, kısalır. Rüzgarı hissedemezsin, kokuları duyamazsın, ışığın değişimini göremezsin. Etrafındaki her şey büyük bir bulanıklığa dönüşür.”

Evet, bu duyguyu pek çoğumuz hissetmiştir. Hava güzel olduğunda bir doğa yürüyüşü yapmaya kim itiraz edebilir ki? Ancak ben başka bir şeyin altını çizmek istiyorum. Yazıdaki “geçmişe doğru akar” sözü dikkatinizi çekti mi? Az önceki zaman nehri benzetmemize dönecek olursak soruyu tekrar hatırlayalım: gelecek zaman nehrin ne tarafıdır? Açıkcası ben önce düz mantıkla başının geçmiş ve sonunun gelecek olduğunu düşünmüştüm. Geçmişten geleceğe doğru akıyor. Oysa romandaki baba oğluna nehrin yukarısından akan sular olduğunu söylüyor. Gelecek bize sürekli yeni heyecanlar, bazen tehlikeler ve sürprizler taşıyarak akıp duruyor. İşte yürümek bu yüzden de önemli. Eğer yerinde durursan aslında yerinde durmuş olmuyorsun, sular seni daha hızlı sürüklüyor. Yani daha hızlı yaşlanıyorsun.

Bu kitapta karşılaştığım bir istatistik çok çarpıcı bir gerçeği gözler önüne seriyor. İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre gençlerin dörtte üçü hapishanedeki insanlardan daha az dışarıda vakit geçiriyormuş. Büyük kentleri düşündüğümüzde gerçekten de öyle değil mi? Bir kutudan diğer bir kutuya küçük küçük kutularla taşınıp duruyoruz. Hızlı yaşayıp daha çok şey yapmaya çalışırken aslında daha az yaşıyoruz, daha hızlı yaşlanıyoruz.

“Yüksek hız hafıza için bir tehlikedir, çünkü hafıza zamana ve mekansal farkındalığa bağlıdır.” diye yazmış bir yerde. Milan Kundera’nın “Yavaşlık” adlı romanında da buna benzer bir konu anlatılır. Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.

“Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”

Bütün bunları neden anlatıyorum biliyor musunuz? Yürüyerek hayatımızı bir nebze olsun yavaşlatalım diye. Yavaşlatalım ki bazı şeyleri unutmayalım. Mesela tam 100 yıl önce bugün atılan bir adımı. Ay’a atılan ilk adım nasıl insanlık için büyük bir adımsa, atamızın Samsun’a attığı o ilk adım da bizim için öyle büyük bir adımdır. Çünkü özgürlük yürüyüşünün ilk adımıdır o.

Dile kolay. Aradan tam 100 yıl geçmiş. Bir çağ değişmiş. Teknoloji sayesinde her şey hızlanmış. Biz bunlara ayak uydurmaya çalışırken hiç fark etmeden küçücük kutularımıza hapsolmuşuz. Ev kutusuna, okul kutusuna, ekonomi kutusuna, siyaset kutusuna sıkışıp kalmışız. Bugün Atatürk’ü anma ve gençlik ve spor bayramı. Bunu da sıradan bir kutlama kutusuna paketleyip dostlar alışverişte gördükten sonra bir kenara fırlatıp atmayalım.  Biraz üzerinde düşünelim. Düşünmek için yürüyelim. En azından bayramın spor kısmını bu şekilde halletmiş oluruz. Peki ya gençlik kısmı? Ben bunu daha geniş yorumlamamız gerektiğini düşünüyorum. 18-24 yaş aralığına ait bir bayram değil bence bu. Hoş günümüzde bu yaştaki insanlar bile ihtiyarladı. Bedenen olmasa bile zihnen yaşlandı.

Oysa gençlik ne demek? Berraklık, tazelik demek. Bedeni kaç yaşında olursa olsun zihnini açık tutarak, onu işleterek, yürüterek kendini yenileyebilen insan demek. Atatürk’ü anmak istiyorsak önce onun düşüncelerini anlamalıyız, fikirlerinin ruhunu yakalamalıyız. “Bütün ümidim gençliktedir” sözünü gelip geçici bir yaş aralığına hapsetmeden bir de bu anlamıyla düşünebilmeliyiz. Ümidimizi kaybetmeden kendimizi gençleştirmeliyiz.  Çünkü bu bayram sadece gençler için değil, tüm ulusu gençleştirmek için yapılan bir bayram.

Çok güzel söyledim değil mi? Zaten bugün herkes çok güzel şeyler söyleyecek. Ama bu söylemler bir iddiadan ibaret. Bu iddiamızı ispat edebilmek için söylemin eyleme dönüşmesi gerek. O yüzden yürüyelim arkadaşlar diyorum.

Yürüyelim de nasıl yürüyelim?

Erling Kagge’ye sormuşlar, “Güney Kutbu’na nasıl yürüdün?” diye… O da “önce bir ayağımı öne uzattım, sonra da diğerini. Bunu yeterince tekrarlayınca kutba kadar gidebiliyorsunuz” demiş. Çok basit gibi görünen bu cevapta büyük bir gerçek gizli. O büyük gençleşme iddiamızı ispat edebilmek için bizim de bir yerden bir şekilde başlamamız gerekiyor. İlk adımı atmamız. Başlamak için bundan daha güzel, bundan daha sembolik bir gün olabilir mi? Kaç yaşında olursanız olun gelin bugünden itibaren her gün yürüyelim. Nehrin yukarısına doğru… Geleceğe doğru…

Teknoloji alanında ilerlemek mi istiyoruz? Bir yandan daha sıkı çalışırken bir yandan Steve Jobs gibi teknolojiye ara verip stratejiler geliştirmek için yürüyelim. Bilim alanında ilerlemek mi istiyoruz? Bir yandan akademik çalışmalarımıza hız verirken bir yandan Albert Einstein gibi düşüncelerimizi yavaşlatıp, toparlamak için yürüyelim. Atatürk’ün 100 yıl önce bugün attığı ilk adımın devamını mı getirmek istiyoruz? Milli mücadelenin yolu bu çağda bilimden, teknolojiden geçiyor. Geleceğe emin adımlarla ilerlemek mi istiyoruz? Zaman nehrinin içinde bulunduğumuz bu noktasından itibaren harekete geçmezsek, o sular bizi geçmişe doğru hızla sürükler, gençliğimizi yitiririz.

Bugün hem Atatürk’ü anmak, hem spor yapmak ve hem de gençleşmek, yeniden doğmak için yürüyelim arkadaşlar.

 

“Yürüyelim Arkadaşlar!” için 8 yanıt

Abi bende yürümek istiyorum…
Lâkin, bir güce, beni kollayan bir aileye ihtiyaç duyup duruyorum… Oysa ailemden 18 sene ayrı kalmışım, 6 sene evvel tekrar kavuşmuşum.. Falan filan… Üniversitem uzamış, babamdan sürekli başarısızlığım ve beceriksizliğim konusunda laflar dinliyorum ve bu beni çok yıpratıyor…
NE YAPMAM LAZIM?
NASIL YAPMAM LAZIM?
Lütfen dönüş yapar mısın…lütfen 🙏

Barış Abi videolarnı hazırlarken kullandığın materyallerin görüntülerin yüksek çözünürlükte olduğunu görüyoruz fakat ben sesi merak ediyorum. Kullandığın tüm ses içeriklerinde de 1411 kbps wav kalitesini arıyor musun? En merak ettiğim şey ise Adobe Premier Pro dışında After Effect CC yada Photoshop eğitim videoları çekmeyi düşünüyormusun? Abicim Sayende Premier Pro’da gayet güzel içerik üretiyorum ve hazırlayabiliyorum.

Her ne kadar kaliteli ses kullansa bile biz maalesef tam kalitede duyamayacağız çünkü YouTube sesleri 128 kbps’e dönüştürüyor.

Merhabalar barış abi liseye gidiyorum ve çok kararsızım hayallerimin peşindenmi yoksa iyi olduğum ve yasamin iyi oldugu meslegimi secmeliyim e posta adresinize nerden ulasabilirim

Sevgili Barış merhaba Erkin’e KAGGE’e ait walking kitabının Türkçe çevirisi yok bence bu işe el atmalısın . Teşekkürler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir