Kategoriler
Genel Verimlilik

Dünyanın en eski çayı? Çay değil kızıl çalı rooibos

Bugün sizlere bayram kahvaltısında eşlik etmek istedim. Herkese iyi bayramlar diliyorum. Tabi şu anda kahvaltı etmiyor olabilirsiniz ama muhtemelen hem yaz, hem pazar hem de bayram olduğu için “dinlenme modu”ndasınızdır diye tahmin ediyorum. Ben de o yüzden beyinlerimizi çok zorlamayacak, aksine hem onu hem de vücudumuzu rahatlatacak, dinlendirecek bir konu seçtim ve şu anda onu yudumluyorum. 

Konumuz çay, değil. Öyle gözüküyor ama bu Rooibos. Afrikaans dilinde “kızıl çalı” demek bu. Çünkü rengi kırmızıya benzeyen bir çalının dikenlerinden elde ediliyor. Aynı çay demler gibi demleniyor, rengi de çaya benziyor ama roobios’un en önemli farkı içinde hiç kafein olmaması. O yüzden ben normalde kahvaltıda değil de akşam yemeğinden sonra içiyorum. Hem rahatlatıyor hem de çay ya da kahve gibi uykunuzu kaçırmıyor. Şöyle bir rutinim var. Sabahları kahvaltıda çay, öğle saatlerinde de bir fincan kahve içiyorum. Hatta eğer imkan bulabilirsem kahvenin arkasından 23 dakikalık bir uyku çekiyorum, buna da kahvuyku demiştim hatırlarsanız. Akşamları da rooibos. Vücudunuza çay ve kahveyle aldığınız kafein 10 saat boyunca etkisini göstermeye devam ediyor. O yüzden geceleri kaliteli bir uyku çekmek isteyenlere önerim, eğer 23:00 civarında yatıyorsanız öğlen 13:00’e kadar çay ve kahve işlerini bitirin. Daha sonra canınız yine çekerse bunun gibi çakma çay içersiniz.

Çakma çay diyorum ama rooibos belki de gerçek çaydan daha eski bir içecek. Modern dünyada son 10 yıldır adı duyulmaya başlandı. Ben ilk kez 2012 yılında Güney Afrika’da Cape Town kentinde içmiştim. Orada, Afrika’nın en güney ucunda, Antarktika’ya en çok yaklaştığım kıyılarda gezerken, penguenlerden sonra beni en çok heyecanlandıran keşif bu çay olmuştu. Çünkü dünyada sadece oradaki dağlarda yetiştiğini öğrendim. Dünyanın sadece belli bir bölgesinde yetişen bu tür bitkilere “endemik” deniliyor biliyorsunuz. İşte rooibos sadece 50 km kadar uzanan dağların eteklerinde yetişen çalılardan elde ediliyor. Başka bir yerde neden yetiştirilemediğini bilmiyorum, çeşitli denemeler yapılmış ama başarılı olamamış. O bölgedeki lokal mikroorganizmalar ile simbiyotik bir ilişki içinde büyüdüğü iddiasına rastladım ama bu da herhangi bir kanıta dayanmıyor. 

Güney Afrika’daki bir kafede ilk kez bu çayı yudumlarken beni şaşırtan şey bu içeceğin oraların gerçek yerlisi olan Khoisan halkının belki de 22000 yıldır bildiği gerçeği olmuştu. Bir zamanlar dünyadaki en büyük insan topluluğu onlardı. Güney Afrika’da Kalahari Çölü ve çevresinde yaşayan avcı-toplayıcı çalı insanları. 

 

  • Şirin, narin, küçük ve zarif Bushmenler.

 

Bizim için son derece zorlu olabilecek koşullarda onlar binlerce yıl var olabilmeyi başardılar. Bizi susuzluktan öldürebilecek yerlerde onlar suyu çok farklı yerlerden bulabilmeyi öğrendiler.

 

  • Kök, böcek ve yumrular için nereyi kazacaklarını ve hangi böğürtlenin ve tohumun yenilebileceğini bilirler. 

 

Sabah erkenden, bir önceki geceden dikkatlice yerleştirilmiş yapraklardan çiğ tanelerini toplayarak, ya da bir tüy otunu su deposu yaparak hayatta kaldılar. Dünyadaki en mutlu insan topluluklarından biri olarak yaşadılar. 

Düşünsenize suç yok, ceza yok, şiddet yok, yasa yok, polis yok; hakim, lider ya da patron yok. 

 

  • Tanrıların yeryüzüne kullanışlı şeyler koyduklarına inanırlar. Onların bu dünyasında hiçbir şey kötü veya şeytani değildir. 

 

Rooibos bitkisini binlerce yıl önce keşfetmiş bu insanlardan bir kısmı hala Kalahari’de ufak aileler olarak yaşıyorlar. Genellikle dünyada başka insanların olduğunu bilmeden, tam bir izolasyon içinde…

 

  • Bazen bulut olmadığı halde şimşek sesi duyarlar. Tanrıların çok yediklerini ve karınlarının guruldadığını sanarlar.

 

Çok nazik insanlardır. Bir çocuğu hiç cezalandırmaz ya da azarlamazlar. Bu yüzden çocuklar çok usludur. Oyunları şirin ve yaratıcıdır. 

Ailenin ete ihtiyacı olunca, avcı okunu uyuşturucu etkisi veren bir maddeye batırır. Dolayısıyla bir geyik vurulduğunda sadece küçük bir acı hisseder ve ok düşer. Geyik kaçar ama biraz sonra sersemler ve koşmayı bırakır. Bir süre sonra uykuya dalar. Avcı özür diler. Ailesinin ete ihtiyacı olduğunu açıklar. 

Onları diğer tüm ırklardan ayıran esas özellik mülkiyet kavramlarının olmayışıdır. Çünkü yaşadıkları yerde sahip olunacak bir şey yoktur. Sadece ağaçlar, otlar ve hayvanlar… Yani narin bir dünyadadırlar. Hiçbir şey taş, çelik ya da beton gibi sert değildir. 

O insanlar için her gün yaz, her gün bayram, her gün pazardır. Sadece rooibos içtikleri için değil. Yapmaları gereken şeyleri onlara hatırlatan bir takvim ya da saat olmadığı için… 

Sizlere tasvir ettiğim bu mutlu hayata ait görüntüler bir belgeselden değil filmden alıntıydı. Filmin baş kahramanı olan bushmen’in bu “gelişmiş” ilkel hayatı bir gün çok ilginç bir şekilde değişiyor.

 

  • Bir gün gökyüzünden bir şey düştü. Tanrıların bu şeyi neden dünyaya yolladıklarını merak etti.

 

Filmde Khoisan halkının yaşadığı yere uçaktan düşen o boş kola şişesi, aslında her şeyin içini hızla boşaltan, tüketen modern plastik toplumumuzun bir sembolü. Filmde rooibos çayından bahsetmiyor ama ben modern bir içeceği taşıyan bu şişeyle antik bir içecek arasında trajikomik bir bağlantı görüyorum. O şişe tesadüfen dokunulmamış bu hayatlara ulaşınca ortalığı epeyce bir karıştırıyor. Çünkü yerliler bunun sebebini sorgulamaya başlıyor.

 

  • Tanrıların neden bunu onlara yolladıklarını merak ettiler. 

 

Sonra farklı kullanım şekilleri deniyorlar. Biri parmağını içine sıkıştırıyor, çıkartınca çıkan sesle çocukları eğlendiriyor. Diğeri düğümleri çözmek için kullanıyor. Öbürü yılan derisini düzleştiriyor. Sonra müzik yapılabileceğini keşfediyorlar. Her gün onun için yeni bir kullanım şekli icat ediyorlar. 

Fakat problem şu. Ellerinde sadece bir tane şişe var. Yani ilk kez paylaşılamayan bir şeyle karşı karşıya kalıyorlar. Nedense birden herkesin ona ihtiyacı olmaya başlıyor. Önceden gerekmeyen bir şey birdenbire bir ihtiyaç haline geliyor. Kabile içinde daha önce hiç hissetmedikleri yeni duygular oluşuyor: sahiplenme hissi, paylaşmama isteği ve sonrasında öfke, kıskançlık, nefret ve şiddet. 

Gerçek hayatta bir de bunun neredeyse tam tersi bir durum oluşuyor. Bu insanların yaşadığı toprakların birkaç yüz kilometre ötesinde Afrika’nın en modern kentlerinden biri olan Cape Town var. 100 yıl kadar önce tüm dünyada bir çay modası başlıyor. Hatta o yıllarda Türkiye’ye de geliyor ve Rize’de yetiştirilmeye başlanıyor. Güney Afrika’ya da Asya’dan ithal edilen çay o zamanlar çok değerli bir içecek. Sadece zenginlerin içebildiği pahalı bir zevk. Şehirlerde yaşayıp da ona parası yetmeyenler yerlilerin içtiği Rooibos’u keşfediyorlar. Rengi de aynı çay gibi olduğu için onu tüketmeye başlıyorlar. Az önce “çakma çay” dememin sebebi o. Fakirlerin çayı olarak yayılıyor. 1904 yılında Rusya’dan Güney Afrika’ya göçmüş biri ilk kez bunu ticari olarak üretip satmaya başlıyor. 1930’lu yıllarda tohumunu bulmakta zorluk yaşamaya başlıyorlar. Sonra Khoisan halkından yaşlı bir kadın bu tohumları taşıyan karıncaları buluyor, yuvalarına kadar takip ediyor ve orada depolanmış büyük miktarda tohum buluyorlar. Yani bitkinin nesli neredeyse tükenecekken yeniden canlandırıyorlar ve bugüne kadar üretilmeye devam ediyor.

Fakat endemik olduğu için çok büyük miktarlarda üretilemiyor. Yıllık üretim miktarı 5.6 milyar fincanı dolduracak kadar. Yani dünyadaki herkese yılda bir bardak rooibos ikram edecek kadar bile değil. O yüzden genelde içinde başka bitkilerle karıştırılmış olarak satılıyor. Ben sadesini seviyorum, bazen bir limon dilimi ekliyorum ama genelde sade değil vanilyalı olarak satıyorlar. Sağlığa pek çok faydası olduğu söyleniyor, ben konuyla ilgili yapılmış bilimsel araştırmaları detaylıca inceleyemedim. Antioksidan olduğu hatta 2004’te fareler üzerinde yapılmış bir araştırmada çeşitli kanser türlerine karşı koruyucu olduğu bulunmuş ama insanlar üzerindeki etkisi konusunda öyle çok tatmin edici bir bulguya rastlayamadım. Kişisel deneyim olarak rahatlatıcı bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. 

Yaz sıcağında bir de sıcak çay içilir mi diye düşünüyorsanız eğer bunun kesinlikle rahatlatıcı olduğunu söyleyebilirim. “Çay harareti alır” diye bir söz var, bu sözün aslında içilen çay için değil de dere gibi akan çay için söylendiği, gerçekte çayın harareti almadığı gibi bir şey de duydum. Ama Kanada’da Ottawa Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre gerçekten de sıcak içecekler harareti azaltıyor. Çünkü vücudunuza ondan daha sıcak bir şey giriyor ve bu da terlemeye yol açıyor. Terlemenin miktarı o sıcaklık artışından çok daha fazla olduğu için bunu dengeliyor. Kontrollü bir ortamda bisikletçiler üzerinde bunun denemesini de yapmışlar. 50 derece sıcaklıkta sıvı tüketen bisikletiçilerin vücudundaki ısının, soğuk su içen bisikletçilere göre daha az olduğunu bulmuşlar. 

Yani ister çay, kahve, ister sıcak ya da ılık su için sıcaklara karşı iyi gelir. Akşam saatlerinde bulabilir ve rooibos çayı içerseniz o da kafeinsiz olduğu için uykunuza yardımcı olur ve sizi rahatlatır.

Benim vicdanımı rahatlatan şeyse geçen yıl Güney Afrika tarafından alınan bir karar. Buna göre rooibos gelirlerinin bir kısmı “geleneksel bilgi vergisi” adı altında Khoisan topluluklarına aktarılmaya başlandı. Geleneksel bilgi. En azından bu şekilde içimizi de rahatlatmış oluruz diye düşündüler herhalde. 

Dünyanın sadece bir yerinde yetişen bu bitki de onu binlerce yıldır tüketenler de değişiyor. Bir zamanlar dünyanın bu en büyük insan topluluğu artık neredeyse yok olmak üzere. Ama onların mirasının bir kısmını biz yeni yeni keşfediyoruz. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir