Kategoriler
Bilim

Stonehenge taşlarının kaynağı bulundu

Bazı konuları ele alıp sizlere aktarmak için uygun bir zamanı bekliyorum. Stonehenge bu tür konulardan biri. Hani şu İngiltere’nin güneyindeki bir düzlükte 5000 yıldan beri ayakta duran taşlar var ya… Neden uygun bir zamandayız böyle bir konuyu ele almak için? Çünkü nihayet sırrı çözüldü! Yine! Yani kısmen! Oradaki taşlardan bazılarının kaynağı bulundu. Geçen hafta böyle bir haber ortaya çıkınca artık her yıl atıldığı için gelenekselleşen “Stonehenge’in sırrı çözüldü” başlıkları ortaya çıktı. Büyük bir umutla o başlıkların ardındaki gerçeği eşeledim ve hem yeni bulguları hem de geçmişte yapılan çalışmaları derleyerek bu ilginç yapıyla ilgili en güncel bilgileri sizinle paylaşmak istedim. 

Ne de olsa burası sadece İngiltere’nin değil dünyanın en gizemli antik anıtlarından biri. Tonlarca ağırlıkta 85 kadar büyük taştan yapılmış. Dümdüz bir ovanın ortasında. Neden? Bilinmiyor. Nasıl yapıldı? Bilinmiyor. Kimin yaptığı bilinmiyor. Piramitlerden bile eski Stonehenge bize yazılı kayıt bırakmayan, belki de yazmayı bile bilmeyen çok eski bir kültür tarafından inşa edildi. Bırakın yazmayı o zamanlar tekerlek bile icat edilmemişti. Peki yazmayı bilmeyen bu insanlar, tekerlek kullanmadan bazıları 40 tona yakın ağırlıktaki bu taşları nasıl oraya getirdiler?

Geçen hafta bilim insanları en azından bu sorunun bir kısmını yanıtlayabildiler. Nasıl değil, nereden sorusunu. Anıttaki en büyük taşların oraya nereden getirildiğini buldular. At nalı şeklinde dizilmiş olan bu sarsen taşları 25 km kadar kuzeyden oraya taşınmış. Taşların kimyasal yapısını analiz ederek bu bilgiye ulaşmışlar. Onun da ilginç bir hikayesi var çünkü bilimsel amaçla bile olsa bunların içinden örnek alıp inceleme yapamıyorsunuz. Fakat 1958’de burada gördüğünüz gibi bir restorasyon çalışması yapılmış. Çünkü ta 1797’de üç kayadan oluşan trilithon adlı bu yapılardan 57 ve 58 numaralı taşların üstündeki 56 numaralı taş düşmüş. İşte 60 yıl kadar önce o kayayı vinçle yerine yerleştirmişler. Bu işlem sırasında kayadan küçük bir parçayı da kesmek zorunda kalmışlar. Ama kesilen parça ortadan kaybolmuş. 2 yıl kadar önce o fotoğraftaki kişilerden artık 89 yaşına gelmiş olan biri parçanın kendisinde olduğunu hatırlayıp iade etmiş. Araştırmacılar da bunu inceleyip karşılaştırarak nereden taşındığını bulmuşlar. Tekerleğin bile olmadığı bir dönemde 25 tonluk taşları 25 km öteden taşımak gerçekten zor bir işti. Ama unutmayın Stonehenge’de sadece sarsen taşları yok. Bir de mavi taşlar var. Diğerlerine göre nispeten daha küçük olsa da 4 ton ağırlığındaki bu taşların 230 km uzaktan getirildiği düşünülüyor. Niye anıtın yakınlarından değil de bu kadar uzaktan getirilmiş acaba? 

Bu mavi taşlar sıradışı akustik özelliklere sahip. Antik kültürlerde ses çıkaran taşların mistik bir iyileştirici gücü olduğuna inanılırmış. O yüzden bazıları buranın bir tedavi merkezi olduğunu ve bu mavi taşların çok uzaklardan oraya bu yüzden getirildiğini düşünüyor.

Uzaklardan taş taşıma meselesi bu yapıda da piramitlerde de çokca tartışılan bir konu. O zamanki insanların bunu yapmasının çok zor hatta imkansız olduğunu düşünenler konuyu Afrika’da yaşayan devlere, sihirbaz Merlin’e ya da uzaylılara kadar götürüyorlar. Uzaylı demişken bu yapının uzaylılar tarafından değil ama astronomik incelemeler yapmak için dünyalılar tarafından yapıldığını da söyleyebiliriz. Nasıl biz şimdilerde cep telefonu uygulamalarını kullanarak yıldızları takip ediyorsak Neolitik çağın insanları da taşları kullanarak güneşi, ayı ve yıldızları izliyorlardı. Yılın belli zamanlarında, mesela gündönümlerinde güneşin konumu Stonehenge’in taşları arasında özel bir noktaya geliyor. Bunun nasıl olduğunu gerçek zamanlı olarak görebilmenizi sağlamak için şimdilerde Stonehenge’in tam ortasına bir kamera yerleştirmişler. İnternetten dilediğiniz zaman bir web sitesine girerek inceleyebiliyorsunuz. Böylece onu yapan insanların bakış açısından gündüzleri gökyüzünü ve geceleri de uzayı inceleyebiliyorsunuz. Skyscape adlı bu sitenin linkini açıklamalar bölümüne bıraktım.

Stonehenge’in bence en az bu konular kadar ilginç başka bir yönü var. Burası bir seferde yapılmamış. 5 farklı dönemde yapımı 1500 yıl kadar sürmüş. 

Bir tarih çizgisi üzerinde karşılaştırmalı olarak görelim isterseniz. İnkalar “Machu Picchu”yu 1450 civarında tamamladılar. Milattan sonra. Paskalya adasındaki Moai heykelleri ondan 200 yıl kadar önce oyuldu. İstanbul’daki Ayasofya M.S. 500’lerde, Atina’daki Partenon M.Ö. 500’lerde yapıldı. Partenon tamamlandığında Mısır’daki piramitler 2000 yıldır ayaktaydı. Hemen hemen aynı dönemde Stonehenge’in yapımının 3. aşaması tamamlanmıştı. İlk aşama M.Ö. 3100 yıllarına adresleniyor. Ancak bölgede yapılan çalışmalarda çok daha eski zamanlarda (M.Ö. 8500-7000) insanların aynı bölgede yapılar inşa etmiş olabileceğini gösteren kanıtlar var. Bu çok eski zamanları bir kenara bıraksak bile yapının inşaatı 1500 yıl sürmüş. Düşünebiliyor musunuz? 1500 yıl boyunca insanlar yaklaşık 100 metre çapındaki bir dairenin içine kilometrelerce uzaktan çok ağır taşları taşıyıp dairesel bir şekilde diziyorlar. Bu bilgiyi yaklaşık 50 nesil boyunca çocuktan toruna aktarıyorlar. Yazısız bir şekilde. Zaten yeterince ilginç olan bu bilgiye başka bir bulguyu daha ekleyeyim şimdi. Bunları yapanlar sadece o bölgede oturanlar değil. Taşların etrafında gömülü pek çok insan var ve bunların DNA’ları üzerinde yapılan araştırmalarda bazılarının çok uzaklardan öldükten sonra buraya getirilip gömüldüğü bulunmuş. Avrupa’nın dört bir yanından insanlar ölü ya da diri buraya geliyormuş.

Peki bu cazibe merkezini inşa edenler kim dersiniz? İlk taşları taşıyanlar? İpucu veriyorum. Oranın yerlileri değil. Göçmenler. Geçen yüzyılın ortalarına kadar bunların Avrupa’nın güney doğusundan gelmiş olabileceği düşünülüyordu. Belki bugünkü İtalya’da yaşamış olan Romalıların ataları ya da bugünkü Yunanistan’da yaşamış olan Miken uygarlığı tarafından yapılmışlardı. Ama sorunun doğru cevabı için biraz daha doğuya gitmek gerekiyor. Stonehenge’i yapanların bugünkü Türkiye topraklarında binlerce yıl önce yaşamış insanlar olduğu bulundu. Bu bulgu geçen yıl Mayıs ayında Nature dergisinde yayımlandı. Yapılan DNA çalışmalarına göre bu insanlar Anadolu’dan oraya gitmişler. M.Ö. 6000 ila 4000 yılları arasında özellikle Doğu Akdeniz ve Ege bölgesinden bazı kavimler göç ederek İngiltere’nin güneyine gidip tarım yapmaya başlamışlar ve beraberlerinde taştan anıtlar yapma kültürünü de götürmüşler. 

Tarih çizgimize geri dönelim mi? Eminim ilk gördüğünüzde bu çizginin en soluna yerleştirmek üzere sizin de aklınıza Stonehenge benzeri başka bir yapı gelmiştir: Tabiki Göbekli Tepe. M.Ö. 9500’lerde yapıldığı sanılıyor. Şu anda dünyanın bilinen en eski dikilitaş yapısı. Bu iki yapı arasında doğrudan bir ilişki kurabilmek için elimizde yeterli kanıt yok. Bir zamanlar bu yapıyı inşa edenlerin torunları binlerce yıl sonra bugünkü İngiltere’ye göç edip orada da Stonehenge’i inşa etmiş olabilir mi? Bir çok sorunun cevabı gibi bununki de elimizdeki bulgularla verilemiyor. Ama eskiye ait bilgilerimiz arttıkça genel bir desen oluşmaya başlıyor gözlerimizin önünde. Hani strateji oyunlarının başında karanlık bir harita vardır ve siz oynadıkça aydınlanmaya başlar. İşte onun gibi bir şey. Tarih haritasını aydınlatmanın tek yolu teknolojiyi kullanmak. 1950’lerde radyokarbon tarihleme metodu bulunmasaydı bugün hala Stonehenge’in etrafında at arabalarıyla çiftçiler “ah eski taşlara bak, bunları bizim sihirbaz Merlin buraya getirmiş” deyip geçerlerdi herhalde… Oysa şimdi yaşlarını hesaplayabiliyoruz. Tarih çizgisinde yerlerine oturtabiliyoruz. Yeni tamamlanan DNA haritasıyla kıyaslama yapıp onların Anadolu’dan göç eden insanlar tarafından inşa edildiğini buluyoruz. Önümüzdeki oyun haritasında birdenbire Göbekli Tepe beliriyor; sonra farklı bir yerlerde Stonehenge ve hemen sonra piramitler. Bunlar en meşhurları.

Buna benzer megalitlerden, yani bir yapı veya anıt oluşturmak amacıyla kullanılan büyük taşlardan sadece Avrupa’da kaç tane bulundu bugüne kadar biliyor musunuz? 35.000 Sadece Avrupa’da bulunanlar. Megalitler Antarktika hariç tüm kıtalarda ve neredeyse her coğrafyada bulundu ve bulunmaya devam ediyor. Onları yapan ve bizden çok önce yaşamış bu insanların okuması yazması yoktu belki ama yazıdan çok daha kalıcı bu izleri bıraktılar bizlere. O noktaları birleştirme becerisini elde etmek ve izleri okuyabilmek için gerekli teknolojileri geliştirmek için şimdi sıra bizde… Bastığımız yerleri toprak deyip geçmeden tanıyabilmenin, baktığımız taşların yaşlarını hesaplayabilmenin yolu kimyadan, biyolojiden, bilimden, teknikten geçiyor.

“Stonehenge taşlarının kaynağı bulundu” için 10 yanıt

Keşke bir gün de genel olarak faydalandığınız bilimsel kaynaklarla ilgili bir video hazırlasanız. Onlarca bilimsel makale kaynağı var. Mesela burada Nature dergisinde yayımlanan makaleyi paylaşmışsınız ve ben de okuma imkanını buldum.
Ara ara faydalandığınız siteleri, uygulamaları paylaşıyorsunuz fakat ben bilimsel yazılar açısından soruyorum.

Bunun yanında bir de şunu merak ediyorum. Acaba sosyal medya, internet ve teknoloji âleminde ne kadar süre geçiriyorsunuz. Özellikle günümüzde, sosyal medya ve teknolojik hayatımıza bu kadar girdiği bir dönemde, “gerçekliği” sorgulamaya başladığımız şu devirde insanı insan yapan şeylerden kopmamak adına ne gibi önlemler alıyorsunuz.
Bu gibi gelişmeler hayatımızın bir parçası artık. Bundan kaçışımız yok elbet, ki bu gelişmeler dikkatli ve ihtiyatlı kullanıldığında oldukça işimizi kolaylaştırıyor da. Sizin teknolojiye bakış açınızı biliyorum ancak ben daha çok sosyal medya özelinde soruyorum.
Mesela blogunuzda, burada geziyorum… İnsanlar tabii olarak videonuzu seyrediyor ve oraya yorum yazıyor ancak burada da bazı yorumlar görmek isterdim. İnsanların burada da fikir alışverişinde bulunmasını isterdim. Çünkü burada yaptığınız yazmak, orada yaptığınız ise insanlara sesinizle, görüntülerinizle seslenmek. Bunu yadırgamıyorum, sadece yazıya daha çok değer verdiğimi belirtmek istiyorum. İnternet üzerinde bile olsa. YouTubeda da güzel yorumlar ve öneriler ortaya atılıyor lakin genelde övgü yazıları yer alıyor, siz de bilirsiniz ki.

Çok değerli Barış abiciğim öncelikle yapmış olduğun çalışmalar için eline, emeğine ve de yüreğine sağlık. Aklıma takılan bir konu oldu; geçenlerde ISS astronotları dönüşünde kapsül atmosfere giriş yaptığı esnada bulunan çeşitli gazlardan dolayı sürtünmeye uğradı ve kapsülün dış kısmı zarar gördü peki aynı şekilde ilk gönderildiği zaman da yine atmosferden çıkış yaparken aynı gazlara maruz kaldı neden dış kısmı zarar görmedi şimdiden teşekkür ediyorum saygılarımla.

öncelikle selamlar
ben sürekli zaman hakkında düşünen bir kişiyim ve aynı Mağara alegorisinde olduğu gibi nasıl algılarsak öyle düşünüyoruz
zamanı algılama şeklimiz daima ilgimi çekmiştir , boyutların tamamlayıcı görevini gören bir yan boyut gibi olması ve tabiki işin fantastik kısımları da var (zamanda yolculuk hakkında hayaller vb.)
‘geçmiş, şuan ve gelecek arasındaki fark inatçı bir ilizyondan ibarettir demiş’ Albert Einstein
bu konudan bahsetmemin sebebi eğer ilginizi çekerse zamanı bir de sizden dinlemek istemem
dark dizisine denk geldim 2 ay önce ve dizi zihnimi meşgul eden konuları alıp kurgusal bir ifadeyle izleyiciye sunmuş, orda geçen bir kitap var okumanızı tavsiye ederim. kitabın ismi h.g. tannhaus zamanda yolculuk
benden bu kadar daha fazla zamanınızdan harcamak istemem kayda değer gördüyseniz ne mutlu bana
not : yazgı paradoksu güzel bir konu olabilir size kalmış siz anlatın yeter

Reptilian hakkında çok video var duydum bir kitapta da gördüm ama bilimsel olarak kesin bir şey yok gibi senin bu konuda daha çok şey bulabileceğini düşünüyorum acaba bu konuya da bir bakar mısın

Her zamanki gibi büyük bir zevk ve merakla okudum bir makale oldu. Tabi ki Barış Özcan’ın tavsiye ettiği mynoise.net’den orman sesleri ışığında. Emeğinize sağlık. Sizin gibi araştırmacı insanları çok takdir ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir