Kategoriler
Edebiyat Sinema

Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri

85 yıl önce “The Hobbit” diye bir kitap yayımlandı. J. R. R. Tolkien adında bir filolog tarafından yazılmış bir çocuk romanıydı bu. “Orta Dünya” diye bilinen tamamen kurgusal bir evrende yaşayan, kısa boylu, tüylü ayaklı bu hobit ırkının yanı sıra, elfler, cüceler, büyücüler ve daha nice renkli karakterlerle doluydu.

Bu roman çok beğenilince, Tolkien hikayenin devamını yazmaya başladı ve 1954-55 yıllarında “Yüzüklerin Efendisi” üst başlığıyla üç kitaplık bir seri daha yayımlandı. Burada tek cilt olarak görüyorsunuz, çünkü aslında üç ayrı hikaye değil. Tek ama epik bir fantezi bu. Hatta böyle bir kategoriyi yaratan ve en üst düzeyde temsil eden bir eser. O yüzden 1968 sonrasında genellikle birleştirilip tek cilt halinde yayımlandı. O günden beridir -farklı formatlarda basıldığı için hesaplanması pek kolay olmasa da- dünyanın en çok satan, en çok okunan kitaplarından biri oldu.

Ben üniversite yıllarında hakkında çok şey duymuş olsam da 90’lı yılların sonlarında ilk kez Türkçeye çevrilene kadar tamamını okuyamadım. Fakat okuduktan sonra beni o kadar etkiledi ki Tolkien’in yazdığı, öldükten sonra onun notlarından yola çıkarak oğlunun derlediği ne var ne yoksa okumaya başladım. 

Sonra Peter Jackson diye birinin bu romanı film yapacağını duydum. “Bu ne cüret!” diye düşündüm: “O da kimmiş? Hangi sıfatla bu kitapları filme dönüştürüyormuş. Mümkün değil bunların tam olarak filme yansıtılması!” Mümkün değil gerçekten. 

Sonra yine de merakımdan trilojinin ilk filmi “Yüzük Kardeşliği” gösterime girer girmez sinemada izledim. Bir yandan filmi beğenmemeye çalışıyorum. Bir yandan da ilk kez görselleştirilen Orta Dünya’nın büyüsüne kapılmaktan kendimi alamıyorum. Filmden çıkınca yanımdaki Tolkienolog arkadaşlarım “nerde bu Tom Bombadil?” diye haklı olarak izlediklerini okuduklarıyla kıyaslamaya başladılar. Ben de “hakkaten ya, cık, cık, cık” filan diyorum ama, kendimle baş başa kaldığımda filmdeki bazı sahneler sürekli aklıma geliyor. Bir yandan da 1000 küsür sayfalık bir romanı 3 tane filme, içinden hiçbir şeyi atmadan, değiştirmeden sığdırmanın nasıl mümkün olabileceğini düşünüyorum. Mümkün değil gerçekten.

Keşke bunun şöyle dört başı mamur bir televizyon dizisi yapılsa! 

5 yıl önce tüm dünyada benim gibi bu eserleri sevenleri hem sevindiren hem de kaygılandıran bir haber geldi. Bir televizyon dizisinin yapılacağı haberi. Neden sevindirici bir haber olduğu ortada. Kim istemez ki Orta Dünya’yı bir kez daha ziyaret etmeyi? Neden kaygılandırdığına gelince… Eserin haklarını satın alan kişi o zamanlar dünyanın en zengin insanı olan Jeff Bezos. Kendi şirketi Amazon’a yaptıracakmış. O sıralarda tabi rakipleri olan HBO’da “Game of Thrones” gibi bir dizi her yeri kasıp kavuruyor. Netflix’in gurur duyduğu “Stranger Things” ve benzeri bazı başka dizileri oynuyor. Acaba sırf altta kalmamak için mi böyle bir hamle yapıldı filan… İnsan ister istemez Amazon Prime bu işi kıvırabilecek mi diye düşünüyor. 

Nitekim bu son 5 yılda diziyle ilgili aldığım her haberle kaygı düzeyim de artmaya devam etti. İlk önce koca diziden sadece bir kareyi paylaştılar. Sonra “trailer”lar ve onun yarattığı tartışmalar ortaya çıktı. “Zenci elf olur mu?” Batıda bu tartışılırken biz de bir de “Zenciye zenci denir mi?” Ya biz yabancı bir kültürün kastığı bir duyarı bile meğer Türkçeye çeviriyormuşuz da benim haberim yokmuş. Açıkcası zaten diziye ilişkin giderek artan kaygı düzeyim bu tartışmalarla beni hayattan soğuttu diyebilirim. Artık yeni “trailer”ları hiç izlememeye başladım. Yine de o kadar çok olumsuz konuşuldu, yayına bile girmeden o kadar çok kıyaslama yapıldı ki ister istemez ben de bütün bu negatif görüşlerden etkilendim ve tüm öfkemi ve nefretimi kuşanarak yayına girer girmez ilk bölümü tek başıma izledim. 

Ve beğendim. Birkaç ayrıntı hariç gayet güzel olmuş.

Sonra bir kendimi tokatladım. Kendime bile inanamaz bir şekilde acaba benim kaçırdığım ve nefret etmemi kolaylaştırabilecek bazı ayrıntılar olabilir mi düşüncesiyle ertesi sabah bir de eşimle ve tabiki evdeki “Tolkienolog”umuzla birlikte bir kez daha izledim. Kendisi hala Tom Bombadil yüzünden Peter Jackson’dan pek hoşlanmaz ve kitabını okurken mesela Boromir’in ölümüne hüngür hüngür ağlayacak kadar içinde yaşar bu Orta Dünya’nın. 

Şu açıklamayı da yapayım. Bu videonun sponsoru Amazon değil. Kendi paramla abone olduğum bu servisten tamamen kendi isteğimle izleyip oluşturduğum kendi düşüncelerimi paylaşacağım ama bu videonun başka bir sponsoru var: Cambly Kids.

Bu uygulama çocuklara “Elfçe”den daha değerli bir dili öğretiyor: İngilizceyi. Eğer bir ebeveynseniz; öğrenmeye ve bilgi almaya hevesli bir beyinle karşı karşıyasınız demektir. Bir çocuğa hayatının en doğal akışında, oyunlarla, şarkılarla ve bol bol tekrarla pekçok şeyi öğretebilirsiniz. Buna dil yeteneği de dahil. Çocukların İngilizce temelini erken yaşta sağlam şekilde atmasını istiyorsanız, Cambly Kids ile tanışmanızı öneririm. Tek yapmanız gereken, çocukların derslerini kişisel programınıza uygun şekilde, dilediğiniz saatte organize etmek. Üstelik dersleri internetin olduğu her yerden yapabilmeniz mümkün. Çocuklara verilecek eğitimde uzman, ana dili İngilizce olan eğitmenler; eğlenceli “quiz”lerle ve bol tekrarla onun dikkatini ve ilgisini en üst düzeyde tutarak, öğrenme sürecini eğlenceli bir hale getirir. Bire bir interaktif dersler çocuğunuzun pratik yapmasına, deneyip yanılarak öğrenmesine fırsat verir. Çocukların keyifle ve hevesle İngilizce öğrenmesi için %45 indirimle Cambly Kids’e bugün abone olun, onun geleceğine en büyük yatırımı bugün yapın. 

Gelelim “Rings of Power – Güç Yüzükleri” dizisi hakkındaki görüşlerime. Elbette spoiler kaygısı taşıyanlar bu kısmı daha sonra izleyebilirler ama zaten henüz sadece iki bölüm yayımlandı. O yüzden ilerleyen bölümlerde benim de görüşlerim değişebilir. 

Her şeyden önce böyle epik bir fanteziyi “Game of Thrones” ya da onun öncül hikayesini anlatmaya başlayan “House of the Dragon”dan farklı olarak oturup ailece rahat rahat izleyebilmek bence çok güzel bir deneyim. Ayrıca sinematografi gayet güzel. Bakmaya doyamıyorsunuz. Doğal mekanlar harika. Zaten bizim dünyamızın orta dünyası olan Yeni Zelanda’da çekilmiş. Yapay mekanlar için kullanılan bilgisayarla oluşturulmuş görüntüler (yani CGI) bir TV dizisine göre oldukça iyi. Müzikler güzel ve adeta orijinal Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin “soundtrack”inin devamı gibi. Zaten ana temasını Howard Shore bestelemiş.  Dolayısıyla kitapları okumamış, filmleri izlememiş 7’den 77’ye olmasa da 11’den 77’ye herkes gayet güzel ve anlayarak bu ilk iki bölümü izleyebilir. 

Yine de şu ön bilgilere sahip olursanız kendinizi daha rahat hissedersiniz: Güç Yüzükleri, Yüzüklerin Efendisi’nden binlerce yıl önce geçiyor. Bu, Orta Dünya’da İkinci Çağ olarak adlandırılan bir zaman dilimi ve evet bu evrende zaman kavramı küresel olarak etkili bazı olaylara göre bölünmüş durumda. Sauron’un kocaman parlayan bir gözü olduğu ve yüzüğünü aradığı o Üçüncü Çağ, bu serideki olaylardan çok çok sonra gerçekleşecek. 

Kitapları okumamış ama filmleri izlemiş kişiler için bu iki bölümün “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesiyle “Hobbit” üçlemesi arasında bir kalitede olduğunu söyleyebilirim. Dolayısıyla bu gruptaysanız siz de keyifle diziye başlayabilirsiniz. 

Kitapları okuyanlar ve Tolkienologlar bile bence dizinin teknik açıdan yeterliliğine pek fazla itiraz etmeyecektir. Onların daha çok bazı karakterlere ve onları canlandıran oyunculara karşı bir görüşte olabileceklerini zannediyorum. 

Fakat bu kez ortada kıyas yapılabilecek bir roman yok. Normalde Orta Dünya’nın Yüzüklerin Efendisi’nden önceki çağlarını anlatan şöyle bir kitap var: Silmarillion. Fakat Amazon bu kitabın haklarını alamadı. Onun yerine Tolkien’in yazdığı notları ve kitap sonundaki ekleri kaynak olarak kullanarak bu diziyi yazdılar. Bakın “Yüzüklerin Efendisi”nin bu baskısında roman 1031. Sayfada sona eriyor. Ondan sonra 156 sayfa boyunca çeşitli ekler, notlar ve haritalar var. Yani burada eksiksiz bir hikaye değil bilerek boşluklarla bırakılmış genel bir şema var. Bu kısma döneceğiz birazdan.

Silmarillion’da bile, İkinci Çağ olaylarıyla ilgili olarak Yüzüklerin Efendisi’nde gördüğümüz türden zengin ayrıntılar bulamazsınız. Buradan bir dizi çıkartabilmek için yazarların Tolkien’in açıkça belirtmediği şeyleri yani boşlukları doldurması gerekiyor. Bunu yapmak da çok ince bir ipte yürümek gibi. Bir yandan kaynağa saygılı bir şekilde o boşlukları doldurmak bir yandan da konudan tamamen habersiz yepyeni bir izleyici kitlesini tatmin etmek gerekiyor.

Bir de senaryo ve “plot” denilen olay örgüsünü birbirine karıştırmamak lazım. Bence dizinin yazarları senaryo tekniğine hakim. Olay örgüsünde inandırıcı olamayan bazı kısımlar biraz da bu senaryo tekniğine kurban gitmiş. 

Bunu nereden çıkardığımı örneklendireyim. 

“Başlangıçta hiçbir şey kötü değildir.” 

Bu, duyduğumuz ilk cümle. İyilikle başlayan genç bir dünyanın içinde kötülüklerin nasıl oluşacağına dair bize ilk ipucunu veriyor. 

Bunu söyleyen Galadriel’in çocukluğunu görüyoruz. Kağıttan bir kayık yapıyor. Diğer çocuklar onun yaptığı şeyi küçümseyerek yüzemeyeceğini söylüyor. 

  • Yüzmeyecek zaten. Denize açılacak. 

Ama diğer çocuklar taş atarak o kağıttan gemiyi batırıyorlar. Kitaplarda ve filmlerde daha ruhani varlıklar olarak tarif edilen elfler bu kez karşımıza daha insani bir şekilde çıkıyorlar. Galadriel meğer daha o yaşta savaşçı bir kadınmış. Amazonlar gibi 🙂 Bakın bu yönüyle gerçekten de kaynak materyaldeki karakterden biraz uzaklaştığını söyleyebiliriz. Ancak kendi içinde hikaye ve karakter gelişimi tutarlı bir şekilde ilerliyor. Ona zorbalık yapan diğer çocuklara şiddetle karşı çıkarken çok sevdiği abisi onu yatıştırıyor ve orta yolu göstermek üzere bir kez daha hayatı boyunca ona rehberlik edecek türde bilgece bir soru soruyor.

  • Neden gemi yüzer ama taş batar bilir misin? 

Beyaz gemi ve siyah taş. Hayat gibi zaman gibi akıp duran bir nehrin üzerinde kalabilen ya da onda batıp giden iki sembol. 

  • Çünkü taş sadece aşağıyı görür. Suyun karanlığı engin ve çekicidir. Gemi de karanlığı hisseder, ona an be an hükmetmeye çalışır, aşağı çeker. Fakat geminin bir sırrı vardır. Taşın aksine o aşağı değil, yukarı bakar. Ona rehber olan ışığı düşünür, karanlığın asla bilemeyeceği büyük şeyleri fısıldar. 

Bu çok güzel bir analoji. Bu iyi bir edebiyat. Ama karşısındakinin verdiği cevapla daha da iyileşecek. Çünkü o cevap çocuk Galadriel’in sorgulayıcı karakterini ortaya çıkarıyor:

  • Ama bazen ışık suyun içinde de tıpkı gökyüzünde olduğu gibi ışıl ışıl yansır. 

Nefis. Bir yerde gerçek ışık. Diğer yerde onun yanılsaması. Hangisi doğru? Hangisi yanlış? Sadece Orta Dünya’da sadece elflerin değil, bu dünyada ortalama her insanın üzerinde düşünmesi gereken bir konu.

  • Hangi taraf yukarısı, hangi taraf aşağısı anlamak zor olur. Hangi ışığa doğru gideceğimi nereden bileceğim? 

Abisi biraz düşündükten sonra buna da bir cevap veriyor ama o sırada biz bunu duyamıyoruz. Evet, o sırada duyamıyoruz ama o ilk bölümün en sonunda öğreniriyoruz. 

Pek çok kişi için Galadriel’in tam Valinor’a ulaşmak üzereyken gemiden atlayıp geri dönmek için yüzmeye başlaması saçma görünebilir. Oysa dizi tam da bu sahneye hazırlık yapmak için kağıttan bir gemiyle başladı. Galadriel’in kişisel yolculuğunda en parlak noktaya ulaşmak üzereyken çok büyük bir fedakarlık yaparak ve ölümü dahi göze alarak okyanusun karanlık ve soğuk sularına atlaması o çok sevdiği fakat kaybettiği abisinin kulağına fısıldadığı şey yüzünden.

  • Ama bazen ışık suyun içinde de tıpkı gökyüzünde olduğu gibi ışıl ışıl yansır. Hangi taraf yukarısı, hangi taraf aşağısı anlamak zor olur. Hangi ışığa doğru gideceğimi nereden bileceğim? 

Tam bir yol ayırımındayken çocukluğunda abisiyle yaptığı bu diyaloğu hatırlayan Galadriel’le birlikte bu kez izleyici olarak bizler de abisinin ona fısıldadığı cevabı öğreniyoruz:

  • Bazen öğrenmek için karanlığa dokunmak gerekir. 

Ve diğer elfler ışığa tam dokunmak üzereyken o aramızdaki dördüncü duvarı da yıkarak doğrudan gözlerimizin içine bakıyor. “Öğrenmek için ne yapmalıyım? Sen olsan ne yapardın?” dercesine… 

Tam o sırada bölümün başında kağıttan gemiyi batıran taşa benzer şekilde gökten bir taşın büyük bir hızla ve yanarak yeryüzüne düşmek üzere olduğunu görüyoruz. 

O taş yere, Galadriel ise aynı anda suya düşüyor. Doğru ışığın hangisi olduğunu öğrenebilmek için karanlığa dokunmayı seçiyor. 

Peki kendisine “meteor adam” diyebileceğimiz bu karakter kim? Onu Hobbit’lerin bulmasından yola çıkarak ilk bakışta Gandalf gibi hissedebilirsiniz. Ama az önce anlattığım ve Galadriel’in bir okyanusta binlerce kilometre yüzmesi şeklinde bir zorlamaya yol açan kurgudaki mantık bilerek ve isteyerek yapıldıysa bu karakterin onun karşısındaki kötülük olması beklenmeli. 

Siz ne dersiniz?

Sonuç olarak son zamanlarda izleyiciyi bu kadar ikiye ayıran başka bir yapım vizyona girmemiştir herhalde. Çeşitli yerlerden verilen puanlara baktığımda da aynı şeyi fark ettim. Ya 1 ya 5. Ya hep ya hiç. Yok mudur bunun ortası? Kitapları okuyup da bundan nefret edenler binlerce sayfayı okuduktan sonra buna 1 vermiş olamaz. Ya gerçekten okumadılar ve okumuş gibi davranıyorlar, ya da daha da kötüsü anlamamışlar. Çünkü Orta Dünya’nın özü ortada. Ben bir Tolkienolog değilim. Şimdiye kadar sadece bunları okuyabildim. 4-5 defa da filmlerini izledim. 

Tolkien’in hikayelerinin cazibesi yüksek bir fantezi türü olmasından kaynaklanıyor. Bu belli ki artık modern toplumumuzu pek tatmin etmiyor. Tolkien’in karakterleri iyiyle, kötüyle, onur meseleleriyle uğraşmaya pek bir isteklidir; Dolayısıyla biraz anti-modern, biraz da anti-kahramandırlar.

Peki buna rağmen zenci elf, hobit ya da cüce olur mu? Son dönemlerde bazı dizi ve filmlerde sırf dostlar alışverişte görsün diye karakterlerin tipleriyle, cinsiyetleriyle hikayeye hiçbir katkısı olmadan ve hatta zarar verircesine oynanması gerçekten çok zorlama olabiliyor. Öyle ki Galadriel’i zenci bir erkek olarak görebilirdik. 

Ancak bence bu dizideki “çeşitlilik” gayet dozunda ayarlanmış. Benim Galadriel’den sonra en sevdiğim elf Ismael Cruz Córdova tarafından canlandırılan Arondir oldu. En sevdiğim cüceyse Disa. Bu karakterler ve onları canlandıran oyuncular hikayeye renk katmışlar. Ayrıca daha fazla insanın bu güzel hikayede kendisinden bir şeyler bulabilmesine fırsat sunmuşlar. 

Bu karakterler Tolkien tarafından yazılmadığı için doğrudan değiştirilmiş fiziksel bir özellikten söz edemeyiz. Evet onun ırk tariflerinde kısa saçlı ya da zenci elflerden bahsedilmiyor. Ama bazı hikayelerini eksiksiz yazarken bazılarını ise taslak halinde tuttuğunu ve bu taslaklardaki boşlukları doldurma işini diğer zihinlere ve ellere bıraktığını bizzat kendisi söylüyor. 

Bakın 1951’de yayıncısına gönderdiği bir mektupta aynen şunları yazmış:

“Büyük hikayelerden bazılarını eksiksiz olarak çizer, diğerlerini ise sadece şemaya yerleştirerek ve taslak halinde bırakırdım. Döngüler görkemli bir bütünle bağlantılı olmalı ve yine de diğer zihinlere ve ellere boya, müzik ve drama kullanabilecekleri bir boşluk bırakmalıdır.”

Bilmem anlayabildik mi?

Bu dizinin ilk iki bölümünü gördükten sonra eğer bana sorsalar, 5 üzerinden 4, ya da 10 üzerinden 7 derdim.  Yine de bir 6 bölüm daha bekleyip ilk sezonu bitirdikten sonra genel bir değerlendirme yapmak çok daha isabetli olur. En az 5 sezon sürecek bir diziden beklentileri iyi ayarlamak lazım. Onun ayrıntılarını pek bilmediğimiz bu çağbir dünya inşa etmesi, karakterlerini geliştirmesi ve zaman içinde alt hikaye eksenleri oluşturması gerekiyor. Şu haliyle beklediğimden çok daha iyi bir başlangıç yaptı. Sonlara doğru kötüye gidebilir. Bir zamanlar Lost, yakın zamanda da GoT örneklerinin nasıl bittiğini söylememe gerek yok. Eğer öyle olursa biz de abisinin Galadriel’e fısıldadığı şeyi düşünüp avunuruz.

Bazen karanlığa dokunmadan ışığın ne olduğunu bilemeyiz. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.