Kategoriler
Bilim Sinema

Geleceği Hatırlamak

Hafızamız olmasaydı ne olurdu hiç düşündünüz mü? Hiçbir şeyi tanıyamazdık, bilemezdik. Dolayısıyla sevemezdik. Hafızamızın tümünü değil, bir kısmını kaybetsek bile…

Böyle bir film vardı. Neydi adı? Hatırlayabilecek miyim bakalım… 50 First Dates! Drew Barrymore’un canlandırdığı Lucy adlı bir karakter vardı o filmde. Lucy, bir trafik kazası geçirip ciddi şekilde kafasından yaralanmıştı. Kısa süreli hafızasını kaybetmişti. 

 

  • Yani hiçbir şey hatırlayamıyor mu?

 

Uzun süreli hafızası olduğu gibi duruyor. Beyninin farklı bir kısmı yaralandı. Tüm hayatını, kazadan önceki geceye kadar hatırlıyor. Sadece yeni bilgileri saklayamıyor. 

 

  • Sanki her gece o uyurken mazisi siliniyor. 

 

Her sabah uyandığında hayatına kaldığı yerden devam ettiğini sanıyor. Yeni tanıştığı insanları hatırlayamıyor. Lucy, her gün aynı şeyi yapıyor. 

İşte filmde onu sevenlerin, babası ve kardeşinin, ve nihayet ona aşık olan birinin her gün formatlanan hafızasını bir gün içerisinde yerine getirme çabalarını izliyoruz. 

Bu kadar olmasa da benzeri çabaları günlük hayatımızda biz de gösteriyoruz. Okuduklarımızı, öğrendiklerimizi hatırlamaya çalışıyoruz. Bunu çok iyi başaranlarımız da var, başaramayanlarımız da… Bakalım siz hangi gruba giriyorsunuz. Minik bir hafıza testi geliyor şimdi. Sizlere 12 kelime göstereceğim. Hazır mısınız?

Yorgunluk, Yatak, Dinlenmek, İstirahat, Horlamak, Yorgan, Kestirmek, Esnemek, Şekerleme, Yastık, Uyanmak, Rüya

Bazen etrafınızdakilerle geçmişi konuştuğunuz olur mu? Çocukluk anılarını. Mesela anne babanız çocukluğunuza dair bir anıyı anlatır ama siz onu başka türlü hatırlarsınız. 

 

  • Hani alışveriş merkezinde bir keresinde kaybolmuştun, hatırlıyor musun?
  • Yoo.
  • Orada yere düşmüştün…
  • Düşmüş müydüm?
  • Sonra seni anons etmişlerdi.
  • I-ıh. Hiçbir şey hatırlamıyorum.

 

Hatırlamazsınız, çünkü belki de böyle bir şey hiç olmamıştır. Ya da kaybolur gibi olmuşsunuzdur da geriye kalan diğer tüm ayrıntılar olaya tanık olan ailenizin diğer fertleri tarafından anlatıla anlatıla “zenginleştirilmiştir.” Araştırmalar gösteriyor ki yanlış hatırlanan, hatta hiç yaşanmamış olaylar bu şekilde dönem dönem anlatılırsa bir süre sonra bunların yaşandığına dair anılar oluşuyor beynimizde. Buna “hafıza illüzyonu” deniyor. Geçmişimizi yeniden üretiyoruz. Yaşanmamış olsalar bile… 

Bu son söylediğim iki cümlenin altını çizin, çünkü bu videonun ana fikrine bağlayacağım sonunda. Ama önce şu size gösterdiğim kelimelere benzer üç kelime göstereceğim.

Tren, Yatak, Uyumak.

Sizce bu kelimelerden hangisi ya da hangileri daha önce gösterdiklerim arasında vardı? Hatırlayabildiniz mi?

Bu test araştırmacılar tarafından yapıldığında katılımcıların çoğu şu iki kelimenin “yatak” ve “uyumak” kelimelerinin önceki listede de olduğunu kendinden emin bir şekilde belirtti. Oysa bunlardan sadece biri ilk listede yer alıyordu, diğeri bir hafıza illüzyonu. 

İki listeyi yan yana koyup karşılaştırdığımızda neden bu tür bir hata yaptığımızı daha iyi anlayabiliyoruz. İlkinde sıralanan kelimelerin çoğu uyumakla ilgiliydi. “Uyku konsepti”yle aralarında bu kadar güçlü bir ilişki olunca beynimiz kolayca bir “hafıza illüzyonu” oluşturdu. “Uyku”yla doğrudan ilişkili “uyumak” fiilini daha önce listede görmemiş olmamıza rağmen “hatırladık.” Üstelik beynimiz ilk listeyi gördükten sonraki 1 dakika içerisinde bu yeni hatırayı uydurdu. 1 yıl ya da 10 yıl önce yaşanmış olaylarla ilgili anılarınızı bir de bu bakış açısıyla değerlendirin. 

Videonun başında gösterdiğim filmde 1 günlük hafızası olan bir karakter vardı ya. Her gece hafızası o gün yaşadıklarını unutuyordu. Ertesi sabah uyandığında kaza geçirdiği güne kadar olan şeyleri hatırlayabiliyordu. Filmde buna “Goldfield Sendromu” adını vermişler. Bilim insanlarının “Anterograd amnezi” adını verdiği bir duruma benziyor. Hafıza kaybına sebep olan olaydan sonra yeni anılar yaratma yetisinin kaybedilmesi, yakın zamanda gerçekleşen olayların hatırlanamaması, ancak travmadan önceki olayların sağlam kalması rahatsızlığı bu. 

Filmlerdeki hafıza kayıpları konusunda yapılan ve 2004 yılında yayımlanan bir çalışmada “50 First Dates” filmi hakkında aynen şu ifade yer alıyor: “bilinen herhangi bir nörolojik veya psikiyatrik durumla hiçbir ilişkisi olmayan amnezyak sendromunu tasvir eden saygın bir film geleneğini sürdürmektedir.” Saygın derken ironi yapıyor tabiki, “tamamen uydurma” demenin kibar bir yolu bu. Fakat bu makale yayına girdikten 5 ay sonra 51 yaşında isminin baş harfleri FL olan bir kişi trafik kazası geçiriyor. Arkadan darbe alan aracının içinde başının sol tarafını çarpıyor. Hastaneye kaldırılıyor ve ertesi gün uyandığında kazadan sonra yaşanan şeyleri hatırlayamıyor. O gün yeni olaylar yaşıyor, fakat ertesi sabah yine aynı. Dünü unutuyor. Aynı filmdeki Lucy gibi. Tabi bilim insanları için bulunmaz bir fırsat bu. Beynini incelemeye başlıyorlar ve ne buluyorlar biliyor musunuz? Hiçbir şey. Beyni gayet normal durumda. Peki nasıl oluyor da bir önceki günü unutabiliyor? 

Bunun üzerine benim az önce size gösterdiğime benzer bir test yapmaya başlıyorlar. Kelime yerine o gün öğrendiği konularla ilgili görseller gösteriyorlar. Eğer gösterdiklerinin üzerinde dünün tarihi varsa hatırlamıyor, bugünün tarihi varsa hatırlıyor. Testi biraz daha değiştiriyorlar ve normalde bir gün önce öğrenilen görsellerin üzerine o günün tarihini atıp araya karıştırıyorlar. Hasta onların da aynı gün içerisinde yaşandığını düşündüğü için hatırlayabildiğini söylüyor. Sonra bu kişiyle ilgili başka bir ayrıntı daha dikkatini çekiyor doktorların. FL’nin en sevdiği oyuncu Drew Barrymore’muş ve hasta yatağında yatarken “50 First Dates” filmini defalarca izlemiş. Filmde yaşanan kaza ve sonrasında Lucy karakterini canlandıran Drew Barrymore’un başına gelenlerin kendisinin de başına geldiğine bir şekilde şartlanmış. Yani organik bir hafıza kaybı yaşamamış. Fonksiyonel olarak hafızasını kaybetmiş. Bu spesifik vakadan sonra literatüre “film amnezisi” diye bir kavram katılıyor. 

Neden insan hafızası kusursuzluktan bu kadar uzak? Bu konuda genellikle bilgisayar benzetmeleri yapmayı tercih ediyorum. Telefon numaraları, alışverişe giderken alacaklarımızın listesi gibi şeyleri kısa süreli hafızamıza kaydediyoruz. Bilgisayarlardaki RAM gibi. Yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, tanıdıklarımızı ise bilgisayarlardaki hard disk benzeri uzun süreli hafızamızda depoluyoruz. Ama bunları oradan geri çağırırken bilgisayarlardan farklı olarak aynen gelmiyorlar. Kaydedildikleri gibi değiller. 

Bir hikaye okuduğumuzda ya da bir film olarak izlediğimizde onu parçalar halinde beynimize yükleriz. Bir yap-bozun parçaları kadar kırılgandır bunlar. Hikayenin özünü, kendimizce anlamını unutmayız. Ama parçaların, ayrıntıların çoğu uçup gider. Aynı hikayeye ya da anıya ulaşıp da geri çağırdığımızda o boşlukları doldururuz. Eksik parçaları kendi verdiğimiz anlama uygun olarak üretiriz. Bunu bilmeden yaparız. Yani uydurduğumuzun farkında olmadan…

Psikolog Ulric Neisser’ın bu konuda yaptığı bir benzetme var. Geçmişi hatırlama eylemini paleontologların buldukları kemikleri temizleyip dinozor iskeleti yapmalarına benzetiyor. Kimse bir dinozor fotoğrafı çekmedi. Ama bulunanlardan yola çıkarak böyle bir iskelet oluşturuldu. Onların dünyanın geçmişine ait ortak anıları ortaya çıkarmak için yaptıkları bu çalışma gibi biz de zihnimizin derinliklerindeki tozlu anı parçalarını bulup ete kemiğe büründürüyoruz. Bu iskelete eklediğimiz yeni kemikler önceki bilgilerimize, inançlarımıza, motivasyonumuza, amaçlarımıza ve içinde bulunduğumuz sosyal bağlama göre değişebiliyor. Tam da bu yüzden aynı olayı iki kişi iki farklı biçimde hatırlayabiliyor.

Hafıza yaşadıklarımızın mükemmel bir kaydı değildir. Yaşadığımız deneyimleri nasıl yorumladığımızın mükemmel bir kaydıdır. Bu onu daha da mükemmel yapar. Çünkü esnektir. 

Size daha önce söylediğim ve altını çizmenizi istediğim iki cümle vardı, hatırlıyor musunuz? “Geçmişimizi yeniden üretiyoruz. Yaşanmamış olsalar bile…” demiştim. İşte esneklik böyle bir şey. Beynimiz sadece bir hikayeyle, bir filmi izleyerek bile kendini dünü unuttuğuna inandıracak kadar esnek. Onun bu esnekliğini sadece geçmiş için değil gelecek için de kullanamaz mıyız?  

12 kelimelik listede uykuyla ilgili tek bir kelime etmemiş olmamıza rağmen “uyumayı” hatırladık. Geleceği hayal ederken de onu görmek istediğimiz türde kelimelerle, imajlarla, hikayelerle çevremizi donatabiliriz.

Dünü hatırlamaya çalışırken boşlukları inançlarımıza, motivasyonumuza, amaçlarımıza ve içinde bulunduğumuz sosyal bağlama göre doldurabiliyorsak; yarının hayallerini kurarken de aynı şeyi yapamaz mıyız? “Geleceğimizi yeniden üretsek. Yaşanmamış olsalar bile…” 

Geleceği bu şekilde hatırlayamaz mıyız?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir