Kategoriler
Sanat Sinema

Neden kimse bu diziyi konuşmuyor?

Size çok kaliteli olmasına rağmen adı pek duyulmamış bir dizi önermemi ister misiniz? Black Mirror (Kara Ayna) kalitesinde bir dizi. “Kesin izlemişimdir… Twilight Zone – Alacakaranlık Kuşağı? Değil. Westworld – Batı Dünyası. O da değil.” Her ikisi de çok kaliteli diziler… Westworld’ün felsefesini daha önce bu kanalda otomatik piyano üzerinden anlatmıştım. Ancak şimdi bahsedeceğim dizi bunlar kadar popüler değil. Yine de bazı bölümleriyle Westworld kadar felsefi, Twilight Zone kadar gizemli, Black Mirror kadar da ürpertici. Inside No: 9 – 9 numaranın içinde. DEVAMI ▷

Kategoriler
Liste Sinema

2018’de izlediğim en iyi 18 Film

2018’de izlediğim filmlerden beğendiğim 18 tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunlara puanlama gibi bir şey yapmadım o yüzden sıralaması en iyiye doğru gitmeyecek. Filmleri gösterime giriş tarihlerine göre aktaracağım. Her yerde bulabileceğiniz özetlerini vermekten çok kendi bakış açımla neden bu filmleri beğendiğimden bahsedeceğim. Henüz izlemeyenler için elimden geldiği kadar sürpriz kaçıran şeyler söylememeye çalışacağım ama “spoiler” konusunda çok hassas izleyiciler… Uyarıldınız! DEVAMI ▷

Kategoriler
Sinema

Kimdi bu Stan Lee?

Kimdi bu Stan Lee? Geçen hafta 95 yaşında hayata gözlerini yuman bu isim, benim bu seride daha önce anlattığım Elon Musk gibi bir girişimci ya da Stephen Hawking gibi bir bilim insanı değil. Ama Elon Musk’a çok benzetilen çizgi roman karakteri Iron Man kostümlü Tony Stark’ı, Elon Musk daha doğmadan 8 yıl önce 1963’te yaratan bir yazar. Sadece Iron Man değil, Marvel çizgi roman evrenindeki Spider-man, X-men, Fantastic Four, Hulk, Daredevil, Thor, Black Panther gibi pek çok süper kahraman bizlerin hayatına bir şekilde girmeden önce onun ve çizer arkadaşlarının zihninde oluşmaya başlamıştı.

Öldükten sonra hakkında video yapmaya karar vermemi sağlayan şeyse sadece bu karakterler değil. Onun hayat hikayesinde yakaladığım ilham verici bir kaç ayrıntı…

Her şeyden önce kariyerine çizgi roman yazarı olarak başlayan Stan Lee’nin gerçek adı Stan Lee değil. Kendisine böyle bir takma ad koyma ihtiyacı hissetmiş. Çünkü işe başladığı 1940’lı yıllarda çizgi romanların toplumdaki algısı çok kötüymüş. Şimdilerdeki YouTuber olmak gibiymiş çizgi roman yazarı olmak 🙂 Oysa Stan Lee yıllar sonra da hatırlanacak çok önemli bir roman yazmak istiyormuş: “Bir gün gelecek ve  ben o büyük Amerikan romanını yazacağım” diye bizzat kendisi bir röportajında söylüyor. Buradaki “Büyük Amerikan Romanı” deyiminin bizdeki karşılığı mesela “İnce Memed”dir. Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk yazarımız olan Yaşar Kemal’in saygınlığına benzer bir saygınlık elde etmek. Hangi yazar istemez ki? İşte Türkiye’de Yaşar Kemal’in İnce Memed’i yazdığı yıllarda Stan Lee de Kaptan Amerika çizgi romanını yazıyormuş. Ve olur da ileride hayallerindeki gibi bir romancı olursa adı lekelenmesin diye kendi ismini kullanmaktan kaçınmış.

Gel gör ki hiçbir zaman öyle bir romancı olamadı. Ama çok iyi bir hikaye anlatıcısı oldu. Neden mi? Lee’den önceki süper kahramanlar gerçekten süperdi. Kusursuz karakterlerdi. Hangi insan böyle olmak istemez ki? Ama hiçbirimiz kusursuz değiliz. İşte Lee, çizgi roman dünyasındaki süper kahramanlara insani kusurları ekledi ve bizim onlarla daha iyi özdeşleşebilmemizi sağladı.

Örümcek adamı bir düşünün. İnce Memed gibi o da bir yetim. Kostümüyle duvardan duvara sıçrayıp dünyayı kötülerden kurtarırken, kostümsüz bir Peter Parker olduğunda geçim sıkıntısı çeken bir genç. Hepimiz gibi problemleri var. Eğer etkili bir hikaye anlatmak istiyorsanız karakterinizin önüne bir problem koyarsınız. Belli ki Stan Lee bunu bilinçli olarak yapıyormuş.

“Öyle durumlarla okuyucunun karşısına çıkmalısınız ki, okuyucu şöyle demeli: şimdi nasıl bu durumdan kurtulacak?”

Bakın size aynen böyle bir durumu göstereyim.

Odaya giren bu kişi Örümcek Adam’ın en büyük düşmanlarından biri: Norman Osborn. Tabiki her hikayede problemlerin yanında, o problemleri çıkaran kötüler de vardır. İnce Memed’in düşmanı köylüye eziyet eden Abdi Ağa’ydı. İşte Norman Osborn da böyle bir ağa. Dünyanın en büyük köylerinden biri olan New York’ta terör estiren bir kişi. Abdi Ağa, romanın ilk cildinde Memed’in sevgilisi Hatçe’yi kendi yeğeniyle evlendirmeye kalkıyordu ya…

Gözümüzün içine sokulan kaba bir oyunculuk. Ama mesajı almayan kalmadı. Örümcek Adam öyle bir duruma sokuldu ki bir yandan gerçek kimliği ortaya çıkmak üzere, öte yandan kız arkadaşı en büyük düşmanının pençesinde. Bizler de izleyici olarak “şimdi nasıl bu durumdan kurtulacak?” sorusunu kendimize sorarken kendimize sormamız gereken “peki biz kendi durumumuzdan nasıl kurtulacağız?” sorusunu bir süre daha erteleyebildik.

Şimdi iyi bir şey mi söyledim, yoksa kötü bir şey mi diye düşünmeyin canım. Kendiniz karar verin. Stan Lee’nin hikayeciliği açısından baktığımızda onun yarattığı karakterlerin sadece uçan kaçan karakterler olmadığını gösteriyor bu… Gerçek hayattan ve gerçek insanlardan yola çıktığını görüyoruz. Yani sanat hayatı taklit ediyor.

Lee’nin başka problemli süper kahramanları da var. Mutantlardan oluşan X-Men’i düşünün şimdi de. Bunların derdi daha da karmaşık. Savundukları, kurtarmaya çalıştıkları insanlar kendilerinden nefret ediyor. Dış görünüşlerinden dolayı dışlanıyorlar. Stan Lee bunu 60’lı yıllarda başlayan insan hakları hareketine bir metafor olarak yazdığını söylüyor.

“Herkesin imrendiği süper kahramanlar yerine, insanların korktuğu, şüphe duyduğu, sırf farklı olduğu için nefret ettiği birileri nasıl olurdu?” diyor yine bir röportajında.

İşte mutantlar bu şekilde ortaya çıkmış. Stan Lee’nin bunları yazdığı o dönemde zenciler bir çeşit mutant olarak görülüyordu. Başka yerlerde ve zamanlarda başka azınlıklar da böyle görüldü. Lee, halkların eşitliği ve ırkçılık konusundaki düşüncelerini sadece mutant metaforuyla sınırlamamak için bir adım daha ileriye gitti ve ilk Afrika kökenli süper kahraman olan Black Panther’ı yarattı. Gerçek durumun tam tersine Afrika’da teknolojik açıdan dünyanın en gelişmiş medeniyetini kurguladı.

1960’lı yıllar için oldukça radikal sayılabilecek fikirler bunlar.

“Bağnazlık ve ırkçılık, bugün dünyanın başına bela olan en ölümcül sosyal hastalıklardır.” DEVAMI ▷

Kategoriler
Sinema

Kara aynanın içinde mi yoksa dışında mı yaşıyoruz? – Black Mirror S04E04

Black Mirror, Kara Ayna dizisinin 4. Sezonu yayınlandı. Ama bu diziden hala haberi olmayanlar için “ooo 4. Sezon olmuş, çok şey kaçırmışım” demenize gerek yok, çünkü bu bir antoloji, bir hikayeler seçkisi. Yani sadece adı dizi. Her bir bölümünde farklı bir hikaye, farklı oyuncular tarafından canlandırılıyor. Bu hikayeleri birleştiren tek şeyse teknoloji-nin karanlık yüzü-gibi tarif edilse de bence tam olarak öyle değil. Teknolojinin kara bir yüzü olamaz, çünkü yüzü olamaz. Onu icat edenlerin ve kullananların yüzü olabilir ve o yüz kararabilir. O yüzden ben bu dizideki hikayelerin konularının insanların teknolojiyle ve birbirleriyle olan ilişkilerinden oluştuğunu düşünüyorum.

İşte 4. sezonun 4. bölümü de tam bu insan ilişkileriyle ilgili. Bakın 1 değil, 2 değil, 3 değil, 4.sezon diyorum. 1, 2, 3 değil 4.bölüm diyorum. Daha fazla ilerlemeden önce her zamanki uyarılar gelsin. Bu videodan önce ilgili bölümü izlemek isteyebilirsiniz. Ayrıca kullanılan dil ve içerik sadece yetişkinlere uygundur, uyarmadı demeyin. Şimdi, kısa bir film gibi olan bu bölümü ben de özet olarak anlatayım.

Bu bir aşk hikayesi. Daha doğrusu “gerçek aşk”ı arayan iki kişinin hikayesi. Frank ve Amy. Bizdeki eski halk hikayesi Ferhad ve Şirin’in modern bir versiyonu gibiler. Söz konusu bir şeyleri “aramak” olunca biz bugünlerde ne yapıyoruz? Tabiki teknolojiden faydalanıyoruz. İki tıkta bize en yakın cafeyi, benzin istasyonunu ve hatta aşık olacağımız kişiyi buluyoruz. Tamam belki sonuncusunu iki tıkta bulmak o kadar kolay değil. Ama sırf bu iş için yapılmış web siteleri ve mobil uygulamalar var. Bir hayli de popüler. “Black Mirror”daki hikayede de böyle bir uygulama var: Coach (Koç).

  • Koç? Nereye gideceğim?
  • Merkeze git.

İnsanlar nereye gideceklerini, kiminle buluşacaklarını bu sanal asistana soruyorlar. O da sihirli bir aynadan gösteriyor. Kara aynadan. Bir anlamda kendi kaderlerini ona emanet etmiş gibiler. En ince ayrıntısına kadar.

  • Nasıl sipariş vereceğiz?
  • Sanırım bunları kullanacağız.
  • Menü seçimi daha önceden yapıldı.

Sadece yemekler olsa iyi. İlişkilerinin süresi bile önceden belirlenmiş durumda.

  • 12 saat

Oldukça matematiksel ilerleyen bir hikaye bu. İki dairenin kesişim kümesini bulmayan çalışan logosuyla bu çöpçatan merkezinden birlikte 12 saat yaşayacakları eve gidiyorlar. İlginçtir bu aşamadan sonra dijital yaşam koçu devreden çekiliyor, karakterlerimizin yapacakları tüm seçimler artık kendilerine ait olacak.

  • Eğer kararınız buysa…
  • Bu bize mi bağlı?
  • Bu size bağlı.

Yani böyle bir “sistem”in içinde bile küçük de olsa bir özgür iradeleri var. Kendilerine verilen önceden belirlenmiş bir süre içinde bu küçük evde, küçük dünyalarında nasıl davranmak istiyorlarsa öyle davranabilirler. Bizim karakterlerimiz ne yapıyor? Hemen yatak odasına geçip… sohbet etmeye başlıyorlar. Teknolojinin daha geride olduğu zamanlardan dem vuruyorlar.

  • Sistemden öncesi çılgınca olmalı.
  • Ne demek istiyorsun?
  • İnsanlar bütün bu ilişki olayını kendileri yürütmek zorundaymış.

Bizim oralarda tam olarak öyle değildi. Çöpçatan teyzeler sağolsun. Kimse seçim yapmak konusunda kendisini yalnız hissetmedi. Ama tabi modern dünyanın modern dertleri var. Mesela seçecek çok fazla şey olunca oluşan “seçim felci” gibi.

Neyse, iki insan arasındaki 12 saatlik bu kısa süreli küçük ilişki bile “sistem”e büyük veri sağlıyor. Tıpkı bizim Twitter, Facebook, YouTube gibi “sistem”lere sürekli sağladığımız gibi. Bizim için anlamı olmayan şeyler bile bu sistemler tarafından değerlendirilip bir anlama dönüştürülebilir. Hikayemizdeki sistem her bir katılımcı çeşitli ilişkiler yaşadıkça onlar hakkında bilgi ediniyor. Bunları kullanarak da en uygun eşi seçmeye çalışıyor. O kadar iyi tasarlanmış ki bu sistem bütün bu buluşmaların ardından %99,8 isabetle doğru eşleşmeyi yapabiliyor. Ama o noktaya varana kadar katılımcıların çeşitli uzunluklarda pek çok ilişki yaşamaları gerekiyor. Nitekim ilk buluşmanın ardından artık farklı kişilerle birlikte olan çiftimiz, sistem onları eşleştirmese de bir partide kısa süreliğine tekrar buluşuyorlar. İkinci kez. Aralarındaki o garip çekimi orada bile hissediyorsunuz. Ama onların yapabilecekleri fazla bir şey yok. Çünkü içinde yaşadıkları sisteme inanmaları gerekiyor.

  • Sisteme inanın, çünkü başarıyor. Bir sürü deneyim yaşıyorsunuz ve bir gün sizi nihai eşinizle bir araya getiriyor.
  • DEVAMI ▷

    Kategoriler
    Sinema

    Hollywood’a giden 5 ünlüden 4 İngilizce öğrenme tekniği

    Siz dünyanın bu belki de en garip video başlığını görüp de geldiniz ama garipsemeyin çünkü bu videonun içeriğini tarif edebilecek daha iyi bir başlık bulamadım ben. Yani bu bir clickbait bir tık tuzağı değil, onun tam tersi. Videonun sonunda anlayacaksınız. Ama ondan önce şu soruma bir cevap verin bakalım.

    Elon Musk’la Charlize Theron’un ortak özelliği nedir? Elon Musk’ı tanıyoruz da Charlize Theron kim diye düşünüyorsanız eğer “içine düştüğümüz bu durumu da bir düşünün bence… çünkü bayağı bir ilerleme kaydetmişiz” demektir.

    Her şeyden önce hemşeri bunlar. Güney Afrikalı. 3 yıl arayla birbirlerinden 50 km uzaklıktaki iki kentte doğmuşlar. Trafik yoksa 47 dakikalık bir mesafede. Çocuklukları ve gençlik yılları orada geçmiş.

    Sonra ikisi de oyuncu. Biri küçük rollerde sadece kendini canlandırıyor. Diğeri ise öyle böyle değil, Oscar ödüllü bir oyuncu.

    İkisi de model. Daha doğrusu birinin annesi model, kendisi de saç ektirmek suretiyle modelliğe giriş yapmaya çalışıyor, bir de çok güzel araba modelleri üretip yanında poz veriyor. Diğeri gerçekten de ünlü bir model.

    İkisi de İngilizce konuşuyor. Ama biri bunu sonradan öğrenmiş. Siz şimdi kötü aksanı ve düşük hitabet yeteneği nedeniyle kesin Elon Musk’tır İngilizce’yi sonradan öğrenen diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama hayır, Elon Musk’ın ana dili Güney Afrika İngilizce’si.

    İngilizce’nin bu lehçesi Güney Afrika’da konuşulan 11 resmi dilden sadece biri. Bir başkasıysa Charlize Theron’un ana dili olan Afrikaans. Hollandaca dilinden evrilmiş bir lisan.

    Biliyorsunuz “hayali konuşmalar” diye üç bölümlük bir seriye başlamıştık bu yıl. İngilizce’yi konuşarak öğreten Cambly platformunun desteğiyle hazırladığım bu seride daha önce Bruce Lee ve Arnold Schwarzenegger’in başarı hikayelerini aktarmıştım. Her ikisinin de ana dili İngilizce olmamasına rağmen İngilizce konuşulan bir ülkede İngilizce iletişim kurarak çok büyük başarılara imza atmışlardı. Fakat hiç biri İngilizcesini Charlize Theron kadar ilerletemedi. 16 yaşına kadar zar zor İngilizce konuşan bu kadın nasıl kendini geliştirdi de bu kadar iyi İngilizce konuşmaya başladı? İşte 2017’de “hayali konuşmalar” adlı bu İngilizce öğrenme serisinin sezon finalinde bu konuyu anlatmak istedim.

    Sağ olsun Cambly de zaten konuşarak İngilizce’sini geliştirmek isteyenlere destek olduğu için bu videoya da sponsor oldu. Eğer İngilizce’nizi geliştirmek istiyorsanız hem bu videoda anlatacaklarıma kulak verin hem de Cambly platformunun sunduğu imkanlara bir göz atın. Çünkü size geleneksel sınıflarda yapılan, tüm bilgiyi önceden ezberletmek yerine; ana dili İngilizce olan hocalarla bu bilgileri kullanmanız gereken anı size yaşatıyorlar. Siz hata yaptıkça, İngilizce’niz yeterli olmadıkça, bu alanlara yönelik size düzeltmeler, takviyeler yapıyorlar. Yani önce öğrenip sonra konuşmuyor, aynı anda hem konuşup hem öğreniyorsunuz.

    Charlize Theron’a geri dönüp İngilizce konusunda kendimizi geliştirmek için başka neler yapabiliriz, bir de onlara bakalım. Charlize Theron ünlü bir oyuncu olmadan önce doğal olarak bol bol film izlemiş. Sadece oyunculuk için değil İngilizce’sini de geliştirmek için. Her ne kadar Güney Afrika’da yaşayan beyazların bir kısmı Elon Musk gibi İngilizce biliyor olsa da Charlize Theron 16 yaşına kadar zar zor İngilizce konuşabildiğini söylüyor. Ama Afrikaans dilini şakır şakır konuşuyor.

    16 yaşında Güney Afrika’dan ayrıldıktan sonra İngilizce’sini geliştirmek için uyguladığı yöntemlerden biri İngilizce dizi ve film izlemek. Aslına bakarsanız bizim de çok yaptığımız bir şey bu. Dizileri, filmleri bol bol izliyoruz ama Türkçe altyazıyla. Benim tavsiyem İngilizce altyazıyla izlemeye çalışın. Her şeyi tam olarak anlamasanız da bu şekilde büyük bir ilerleme kaydedebilirsiniz. İngilizce altyazı okumak, İngilizce kitap okumaktan daha farklı bir deneyim. Yaşayan, sokakta konuşulan şeyleri işitip bir de altyazıdan okuyunca birden fazla duyu organınızla daha aktif bir öğrenim deneyimi yaşıyorsunuz.

    Fransız oyuncu Melanie Laurent de bu tekniği uygulamış. “Inglourious Basterds – Soysuzlar Çetesi” filminin oyuncu seçmeleri için CV’sini göndermiş ve tabiki CV’sinde yabancı dil seviyesi kısmına çoğumuzun yaptığı gibi “akıcı İngilizce” yazmış. Ama hiç de akıcı değilmiş İngilizcesi. Sonra yüz yüze görüşme için çağrılınca deli gibi Gossip Girl izlemeye başladım diyor. Yani bir Tarantino filmine çağrılıp böyle bir diziyle hazırlık yapmak nasıl bir mantıktır bilemiyorum ama sonuçta işe yaramış mı yaramış.

    Tarantino’nun yazdığı bir filmde oynadıktan sonra tüm dünyada ismi duyulmaya başlayan Meksika’lı Selma Hayek ne yapmış biliyor musunuz? Dil takası 🙂 Lisan takası diyelim (çok yanlış anlıyorsunuz çok 🙂 O da İngilizce öğrenmeye dizi/film izleyerek başlamış ama Amerika’ya gelince konuşma konusunda çok yetersiz olduğunu fark etmiş. Sonuçta karşınızdaki insan altyazılı konuşmuyor. Üstelik Selma’nın disleksi problemi de varmış. 2003’te dünyanın en ünlü TV programcılarından biri olan Oprah’la katıldığı röportajda şöyle dert yanmış: “Buraya geldim, İngilizce bilmiyorum, “green card”ım yok, araba kullanamıyorum ve üstüne üstlük disleksiyim.” İşte böylesine çaresiz bir haldeyken İspanyolca öğrenmek isteyen bir Amerikalı’yla anlaşmış ve düzenli olarak görüşüp konuşmuş. Konuşmanın yarısını İspanyolca yaparak karşısındakine yardım etmiş, diğer yarısında da İngilizce konuşarak kendisini geliştirmiş. Günün birinde kendinizi geliştirmek için Selma Hayek’ten ilham alacağınızı düşünür müydünüz? İşte böyle büyük düşünmek lazım. Herkesten öğrenilecek bir şey vardır. Ana dili İngilizce olup da Türkçe öğrenmek isteyen birisini bulup da dil takası yapmak pek kolay olmayabilir. Ama takas yapmadan İngilizce konuşmaya hevesli birilerini bulup onunla konuşmaya çalışabilirsiniz. Daha önce yayınladığım “Korkusuzca Konuş” videosunu hatırlayın.

    İspanyol oyuncu Penelope Cruz ilk başlarda senaryoları fonetik olarak çalışıp, öğrenmiş. Filmlerden duyduğu replikleri ezberlemiş. Anlamını bile bilmeden. İşitip taklit ederek. Test çekimleri yapmış. İlk Hollywood projesini bu çekimlerden biriyle almış. Hatta yönetmen Stephen Frears kendisini ziyarete gelince fark etmiş ki Penelope’nin bildiği tek İngilizce test çekiminde söylediği replikler. Bunun dışında çok az şey biliyor. Yine de rolü ona vermişler. Ama diyalogları ezberlemek bir şey, İngilizce konuşmak başka bir şey. Sette karakterler hakkında konuşmaya başladıkları zaman çok büyük sıkıntı çekmeye başlamış. Peki geri adım atmış mı? Hayır. Başlangıçta anlamını bile bilmeden söylediği kelimeleri zamanla öğrenmeye başlamış. Bu sırada çok komik hatalar da yapmış. Ama vazgeçmeden yılmadan çabalayarak Oscar ödüllü bir oyuncu seviyesine ulaşmayı başarmış.

  • Ünlümüzü daha çok şarkıcı olarak tanıyoruz. Shakira. Kolombiyalı sanatçı için aslında fonetik seviyede bir İngilizce yeterli gibi düşünebiliriz. Ama onun bir akıl hocası var. Sezen Aksu’nun Latin versiyonu diyebileceğimiz Gloria Estefan. Şarkılarını İngilizce’ye tercüme ettirmesini tavsiye etmiş. Ama Shakira 8 yaşından beri şarkılarını kendi yazdığı için tercümenin yeterli olamayacağını düşünmüş. MTV’ye verdiği bir röportajda şöyle diyor: “Fikirlerimi, duygu ve düşüncelerimi kendim ifade etmeliydim. İçinden geçtiğim tüm deneyimleri bana yabancı olan bir dilde söylemeliydim.” Bunun için önce sesleri öğrenmiş. Bir müzisyenden beklenebilecek yaklaşım. Aslına bakarsanız bir şeyleri öğrenmeye çalışmadan önce kendinizi tanımaya çalışmalısınız. Görsel bir öğrenici misiniz? Yoksa işitsel mi? Dokunsal mı? Bunu anladığınız zaman çok daha hızlı ve kolay öğrenebilirsiniz. Shakira işitsel bir öğrenici olduğunu çok küçük yaşlarda fark etmiş. İngilizce çalışırken önce sesleri öğrenmiş. Dillerin bir ritmi vardır. Bunu en çok şiirlerde görürsünüz. Divan edebiyatındaki aruz veznini hatırlayın. Kısa ve uzun hecelerden oluşan ritmler. İşte Shakira İngilizce gramer kitabı okumak yerine şair Walt Whitman’ın “Leaves of Grass” kitabını okumuş. Bir şiir kitabını. Bir şairin insanlığa ve hayata dair felsefesini okuyarak dil öğrenmek. Sembolizm, alegori, ritim. Tam da bir şarkı sözü yazarının ihtiyacı olan şeyler.
  • DEVAMI ▷

    Kategoriler
    Sinema

    SCARECROW – Korkuluk

    SCARECROW – KORKULUK Gizem/Gerilim türünde Türkçe/İngilizce olarak hazırlanmış bir YouTube Web Dizisi ve Kısa Filmi. Projeyi YouTube’un daveti ve desteğiyle Creators for Change programı kapsamında New York’ta gerçekleştirdim. DEVAMI ▷